20 Ekim 2011 Perşembe
DURUM RAPORUNA EK
Yazarın seyir defterinden:
Bugünlerde yazmak istemedim .Çünkü üzüntüyü yazamıyorum. Ne bileyim beceremiyorum işte. Önce yazmaya başlıyorum: "Bugün acıklı, yaslı, duygu dolu ve kan kokulu bir gündür ve kan ne olursa olsun kötüdür." Ama bu kadar devamı gelmiyor işte.... Oysa böyle olmayacağını, susmanın vakti değil de bağırmanın herkese duyurmanın gerektiğini en çok söyleyen bendim. Kendi kendimi suçluyorum şimdi ben böyle miydim? ya da böyle mı yapacaktım?
Bugün kaç gündür göremiyoruz göremiyoruz dediğimiz Jüpiter'i gördük ve hemen bir şans oyunu oynadık. İlginçtir gezegeni ne görmek içimizden gelmişti? Ne de şans oyunu? Bir anda oldu, bir anda ama bu ilginç olayın meydana geldiği gün üzüntünün en yoğun olduğu gün.
Hep dışarıya karşı bağırırız ya: " Niye kalıcı adım yok? Niye hep aynı olaylar oluyor?" diye üzülmüyormuş gibi yaparız hatta bazen " Üzülmüyorum" deriz ya; ama içimize karşı öyle bir şiddetli oluruz ki öyle bir üzülürüz ki dışarı çıksa volkan olacak zannederiz. Dünyanın magma tabakasında duran lavların bir çıkış yolu bulduktan sonraki o şiddetli patlamaları gibi.
Öğrencilere satrancı anlatırken hep savaşlardan örnek verirdim. Şimdi anlıyorum, nasıl büyük bir hata yaptığımı.Çocuklara satrancı sevdirmeye çalışıyorum; ama aynı zamanda çocuklara, satranca benzettiğim savaşı da sevdirmeye çalışıyormuşum meğer. Bugün Şah İsmail'le Yavuz Sultan Selim'in satranç hikayesini anlattım çocuklara. Hikayenin sonunda Yavuz Sultan Selim'le Şah İsmail savaşıyorlar. Öğrencilere anlatırken kendimi kaptırdığımı ve satranç taşlarıyla savaştaki askerleri birbirine benzettiğimi farkettim. Sonra yanlışlık yaptığımı farkettim ve "Satranç bir oyundur ama savaş gerçektir." dedim ve konuyu kapattım.
Evet satranç bir oyundur ve satrançta kan yoktur. Oysa savaş gerçektir, kan da gerçektir ve kan kötüdür.Bunu başlatanlar ise asla şehitlerimiz değildir.
20.10.2011
( Hakkari'deki şehit haberlerinden bir gün sonra)
Adnan KÖROĞLU
Etiketler:
bağımsızlık,
egemenlik,
kan,
saltanat,
satranç,
savaş,
Şah İsmail,
şans,
Yavuz Sultan Selim
14 Ekim 2011 Cuma
BEN GERÇEĞİN TA KENDİSİYİM
İnsan dediğin nedir ki? Gerçek midir? Gerçekliği nasıl kanıtlanabilir? Kanıtlanamayan hiç bir hipotezin kesinlik taşımadığını öğrenmiştik. O zaman gerçek kanıtlanamazsa kesin değildir, kanıtlanırsa kesinlikle vardır.
Şimdi düşünüyorum da gerçek olanı değil , gerçeğin kendisini nasıl ispatlarım diye; ama bu evrenin başlangıcını araştırmak gibi...
Öncelerde izlediğim bir film; Matriks... İnsanları kontrol eden bir bilgisayar programı olduğunu anlatıyordu. Kendi başına bir felsefe yaratmıştı bu film. İşte" İnsan acaba gerçek mi?" sorusu bu filmden sonra herkes tarafından sorulmaya başladı.
Benim hipotezim başka. Gerçek olmayan insan değil de ya gerçeğin ta kendisiyse. Kasttettiğim hayat değil, evren hiç değil.... Benim kasttettiğim sadece kelime olarak gerçek, mana olarak gerçek, cümledeki gerçek. İşte bunu ispatlamanın tek yolu kişinin kendisidir, bence.
Kendin varsan, hayat varsa, evren varsa gerçek de vardır.
Adnan KÖROĞLU
13 Ekim 2011 Perşembe
TEKNOLOJİK SATRANÇ
Makinelerin insanları yenemediği tek olay satranç galiba....Çünkü satrançta bir sınır yoktur. En iyi diye bir kavram hiç yoktur.
Kasparov'un Deep Blue isimli bilgisayarla yaptığı maçı herkes bilir. Bilgisayar oyunun sonunu biliyor ve her hamlenin niçin kullandığını da ve en önemlisi Deep Blue bilmem kaç hamle öncesini hesaplıyor. İlk yapılan Deep Blue yenilme imkanı olmayan bir teknoloji... Çünkü yapılan her hamlenin karşı hamlesi var. Buna rağmen Kasparov berabere kalmayı başarmıştır. İkinci yapılan bilgisayar Deep Blue'nun biraz daha gelişmiş hali ve Kasparov'u yenmeyi başarıyor. Kasparov'un bu yenilginin sebebini açıklaması çok ilginçtir: Bu yenilgide ikinci oyunun otuz yedinci hamlesinde insanların oyuna müdehale ettiğini iddia etmiştir. Bu iddea bir çok satranç otoritesinde de onaylanmıştır çünkü bu hamlede bilgisayar normalde piyon kazanma eğiliminde olması gerektiği söylenir. Bizim bildiğimiz budur, bir piyon önde olman oyunu kazandırır.
Bilgisayar için satrançta önemli olan güçtür; ama insanların duyguları da vardır. Piyon alırken gücünü gösterirsin ama piyon alırken pozisyon üstünlüğünü kaybettiğin an oyunu kaybedersin.
Oyun sadece FIDE kurallarıyla sınırlanabilir; fakat düşüncede bir sınır yoktur. Ta ki işin içine bilgisayar girene dek. Bilgisayar hamleleri önceden bildiği için kendine bir çerçeve çizer. Bu çerçevenin dışına çıkabilirsen bilgisayar yenilir. Bu tıpkı rakip oyuncunun beklenmedik bir hamle yapmasıyla afallamak gibidir. İşte önemli olan bilgisayara o beklenmedik hamleyi yapmaktır. Belki güçlü bir hamle değildir; ama bilgisayarın şaşırması yeterlidir.
Satranç, akıl oyunudur. Pozisyon yem vermeyi gerektiriyorsa yem verilir, tuzak kurmayı gerektiriyorsa tuzak kurulur, şaşırtma gerekiyorsa uygulanır ve insan yapımı bilgisayarlar bile insanlar sayesinde yenilir.
Adnan KÖROĞLU
12 Ekim 2011 Çarşamba
VATAN
Vatan, vatan dediğin
Altındaki toprak mı?
Vatan, vatan dediğin
Taş, çakıl mı?
Vatan, vatan dediğin
Oturduğun yer mi?
Vatan, vatan dediğin
Barındığın yer mi?
Vatan, vatan dediğin
Dağ, bayır, çöl, bağ, bahçe mi?
Hiçbiri ...
Vatan, vatan dediğin
Sığındığın yer,
Toprağın üstündeki kan,
Bağımsızlığın ve egemenliğindir.
Vatan; esirliğin, hürriyetindir.
Adnan KÖROĞLU
Altındaki toprak mı?
Vatan, vatan dediğin
Taş, çakıl mı?
Vatan, vatan dediğin
Oturduğun yer mi?
Vatan, vatan dediğin
Barındığın yer mi?
Vatan, vatan dediğin
Dağ, bayır, çöl, bağ, bahçe mi?
Hiçbiri ...
Vatan, vatan dediğin
Sığındığın yer,
Toprağın üstündeki kan,
Bağımsızlığın ve egemenliğindir.
Vatan; esirliğin, hürriyetindir.
Adnan KÖROĞLU
11 Ekim 2011 Salı
YALNIZLIK
Yalnızlık insanın ümidini yok eder. Bitirir. Ümidin en büyük düşmanıdır yalnızlık. Onur ve şeref ise ümidin dostudur. Ümidinin kaybetmediğin an onur ve şerefin yükseldiği andır. Yalnızlık; onur ve şerefini bitirmesin ki ümidin sürekli olsun.
YALNIZLIK ŞİİRİ
Bilmezler yalnız yaşamayanlar
Nasıl korku verir, sessizlik insana
İnsan nasıl konuşur kendisiyle
Nasıl koşar aynalara
Bir cana hasret bilmezler.
Orhan Veli KANIK
Bu yalnızlıkla ilgili en sevdiğim şiirdir. Yalnızlığın gerçek yüzünü anlatıyor. İnsan yalnız olmazsa nasıl konuşur ki kendisiyle. İnsan kendi kendine konuşmazsa nasıl ümidi olabilir ki. Ümidini koruduğun an korkunun da yok olduğu an değil midir? Yalnız olmaktan ümidin olduğu için korkulmaz aslında.
Adnan KÖROĞLU
YALNIZLIK ŞİİRİBilmezler yalnız yaşamayanlar
Nasıl korku verir, sessizlik insana
İnsan nasıl konuşur kendisiyle
Nasıl koşar aynalara
Bir cana hasret bilmezler.
Orhan Veli KANIK
Bu yalnızlıkla ilgili en sevdiğim şiirdir. Yalnızlığın gerçek yüzünü anlatıyor. İnsan yalnız olmazsa nasıl konuşur ki kendisiyle. İnsan kendi kendine konuşmazsa nasıl ümidi olabilir ki. Ümidini koruduğun an korkunun da yok olduğu an değil midir? Yalnız olmaktan ümidin olduğu için korkulmaz aslında.
Adnan KÖROĞLU
10 Ekim 2011 Pazartesi
BİR GÜN
Umutsuzluğun kaybolduğu,
Zamanın ise hiç geçmeyecesine süren
Bir gün;

Bulutların durduğu,
Doğanın zenginliklerle mutlu olduğu
Çiçeklerin ise hiç solmadığı
Bir gün;
Toprağa bir damla kanın bulaşmadığı,
Savaş makinelerinin hurdalığa,
Mermilerin ateşe atıldığı
İnsanların silahlara:
"Bunları niçin kullanıyorlarmış"
Dedikleri bir gün
Hiç gelir mi dünyaya???
Adnan KÖROĞLU
9 Ekim 2011 Pazar
SEN, BULUTLAR ve BEN
Yalnızlığımı hissettiğim o gün
Hani o ilk sözcüğü söyleyemediğim gün
Söyleseydim böyle mi olacaktı?
Herkes benim seni sevdiğimi duyacaktı
Oysa ki şimdi söyleyebiliyorum
Seni seviyorum, güzel kız
Seni seviyorum, güzel kız
Güneş yerindeydi, ay yerinde
Ben yerimde değildim, güzel kız
Uçuyordum havalarda
Fakat, bulutlar
Bulutlar yerinde değildi
Bulutlar, benim seni sevdiğimi öğrenmiş,
Kim bu güzel kız diye bakmaya gitmişlerdi
Sen yerinde değildin, güzel kız
Yerinde değildin
Ölmüştün.
Bulutlara sordum:
"Sevdiğim nerde?"
Bulutlar sustu, güneş sustu, ay sustu.
Bir tek, bir tek ben konuştum güzel kız:
Seni seviyorum, güzel kız
Seni seviyorum, güzel kız
Şimdi hiçbiri yerinde yok
Sen, bulutlar ve ben
Adnan KÖROĞLU
Hani o ilk sözcüğü söyleyemediğim gün
Söyleseydim böyle mi olacaktı?
Herkes benim seni sevdiğimi duyacaktı
Oysa ki şimdi söyleyebiliyorum
Seni seviyorum, güzel kız
Seni seviyorum, güzel kız
Güneş yerindeydi, ay yerinde
Ben yerimde değildim, güzel kız
Uçuyordum havalarda
Fakat, bulutlar
Bulutlar yerinde değildi
Bulutlar, benim seni sevdiğimi öğrenmiş,
Kim bu güzel kız diye bakmaya gitmişlerdi
Sen yerinde değildin, güzel kız
Yerinde değildin
Ölmüştün.
Bulutlara sordum:
"Sevdiğim nerde?"
Bulutlar sustu, güneş sustu, ay sustu.
Bir tek, bir tek ben konuştum güzel kız:
Seni seviyorum, güzel kız
Seni seviyorum, güzel kız
Şimdi hiçbiri yerinde yok
Sen, bulutlar ve ben
Adnan KÖROĞLU
8 Ekim 2011 Cumartesi
BOŞ VAKİT BULMA SEKTÖRÜ
Hayatımızdaki her gün bir ömürdür aslında. Bir gün içerisinde hayat başlar ve bir gün içerisinde hayat biter. Bu hipoteze göre ne kadar çok boş vaktimiz vardır değil mi? Oysa hiç boş vaktimiz yok diye o kadar çok söyleniriz ki. Diğer günün boş olduğunu düşünmeyiz bile.
Her şeyin bir zamanı var deriz ya işte o zaman gelene kadar olan boş vaktin geçmesini isteriz hep. Peki boş vakit nedir? Nasıl değerlendirilir? İşte bu sorunun cevabı bir ömürdür; yani bir gün, bir saat, bir an....Cevabı bulduğunuz andan sonraki süre de boş vakit olmaz mı? Ne kadar çok vaktimizin olduğu şimdi daha da netleşiyor. İşte bu vakitleri değerlendirmek için yapılması gereken lerin en önemlisi bence dolu vakitleri zamana yaymaktır. Ama o zaman yavaş yavaş ilerlersin hayatta tabi sağlam adımlarla.
İki şey vardır, insanların çoğu onun değerini bilmezler: Sıhhat ve boş vakit... Sağlığımız ve zamanımız olmazsa ne yapabiliriz ki. Hep bir kereden bir şey olmaz deriz ama sonra hasta oluruz. Zamana hiç önem vermeyiz hep sonar yaparım deriz ama işlerin tahsis edilen zamanda bitmesi şarttır.
Kendimize uygun zamanın ne olduğunu bulana kadar hep boşuz. Bu zaman acaba bir an mı? Bir gün mü? Yoksa bir ömür mü? Bu sonuçla ömrünü boş geçirdi cümlesi de çok doğru oluyor galiba...
Boş vaktimiz çoktur ve onu değerlendirecek vakitlerimiz de çoktur. Belki de vaktimizi doğru kullanmıyoruz. Belki de kullanmamak işimize geliyordur ama unutmayalım ki insan ömrü sınırlıdır, zamanda öyle....
Adnan KÖROĞLU
7 Ekim 2011 Cuma
DURUM RAPORU
Yazarın seyir defterinden; Bugün Jüpiter oniki yıldan beri benim en yakınımdan geçerek bana görünmeye çalışıyor. Ama çıplak gözle görülebilecek beş gezegenden biri olan Jüpiter'in unuttuğu benim her zaman havaya bakmadığımdı. Jüpiter gibi dev bir gaz kütlesinin bu kadar yakınımda dolaşması iyiye yorumlanacak değil ya ama yine de şanslıyım, görmedim. Bilmem kaç milyon kilometre uzakta bu bilinmeyen. Aslında daha önce teleskopla bakmıştım kendisine değişip değişmediğini bilmiyorum ama hatırladığım kadarıyla her yüzeyi farklı renkteydi.Peki ya Uranüs o da en yakınımda ama o uzakta. Hem de benim göremeyeceğim kadar....
Bir arkadaşımın verdiği bir programla internetten bakıyordum evrene. Ne kadar değişik geliyor insana? Sen Dünya'da bir karıncasın, Dünya Galaksi'de bir parça, Galaksimiz ise Evrende bir karınca hatta bir hücre...."Böyle bakınca evrenin sonu sonsuzluk mu ?" diye soruyor insan kendine.
Biz Güneş Sistemi'nde kaç gezegen olduğunu hala bilemememize rağmen evren bize her şeyi gösteriyor. Galaksilerin birleşmesi, parçalanması, birbirlerinin etrafında dönmeleri,bunlar hep evrenin gösterdikleri değil mi? Biz Dünya'yı sadece iki kere döner zannederdik; kendi ekseninde ve güneşin etrafında. Oysa Dünya'nın yedi hareketi var. Evren hep bizden daha çok bildiğini gösteriyor.
Evrende nelerin olup bittiğinden , galaksi sistemlerindeki hareketliliklerden pek haberimiz olmasa da bize doğru uğradığında gezegenler bir selam verip kapıdan da olsa gözükseler daha bir sevineceğiz.
Adnan KÖROĞLU
Bir arkadaşımın verdiği bir programla internetten bakıyordum evrene. Ne kadar değişik geliyor insana? Sen Dünya'da bir karıncasın, Dünya Galaksi'de bir parça, Galaksimiz ise Evrende bir karınca hatta bir hücre...."Böyle bakınca evrenin sonu sonsuzluk mu ?" diye soruyor insan kendine.
Biz Güneş Sistemi'nde kaç gezegen olduğunu hala bilemememize rağmen evren bize her şeyi gösteriyor. Galaksilerin birleşmesi, parçalanması, birbirlerinin etrafında dönmeleri,bunlar hep evrenin gösterdikleri değil mi? Biz Dünya'yı sadece iki kere döner zannederdik; kendi ekseninde ve güneşin etrafında. Oysa Dünya'nın yedi hareketi var. Evren hep bizden daha çok bildiğini gösteriyor.
Evrende nelerin olup bittiğinden , galaksi sistemlerindeki hareketliliklerden pek haberimiz olmasa da bize doğru uğradığında gezegenler bir selam verip kapıdan da olsa gözükseler daha bir sevineceğiz.
Adnan KÖROĞLU
6 Ekim 2011 Perşembe
NAZIM HİKMET RAN
VATAN HAİNİ
"Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi Hikmet.Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."Bir Ankara gazetesinde çıktı bunlar, üç sütun üstüne, kapkara haykıran puntolarla,bir Ankara gazetesinde, fotoğrafı yanında Amiral Vilyamson'un66 santimetre karede gülüyor, ağzı kulaklarında, Amerikan amiraliAmerika, bütçemize 120 milyon lira hibe etti, 120 milyon lira."Amerikan emperyalizminin yarı sömürgesiyiz, dedi HikmetNâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ."
Evet, vatan hainiyim, siz vatanperverseniz, siz yurtseverseniz, ben yurthainiyim, ben vatan hainiyim.Vatan çiftliklerinizse,kasalarınızın ve çek defterlerinizin içindekilerse vatan,vatan, şose boylarında gebermekse açlıktan,vatan, soğukta it gibi titremek ve sıtmadan kıvranmaksa yazın,fabrikalarınızda al kanımızı içmekse vatan,vatan tırnaklarıysa ağalarınızın,vatan, mızraklı ilmühalse, vatan, polis copuysa,ödeneklerinizse, maaşlarınızsa vatan,vatan, Amerikan üsleri, Amerikan bombası, Amerikan donanması topuysa,vatan, kurtulmamaksa kokmuş karanlığımızdan,ben vatan hainiyim.Yazın üç sütun üstüne kapkara haykıran puntolarla :Nâzım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ.28.7.962NAZIM HİKMET RAN
| Dipnot: Nazım Hikmet Hatıra Parası |
Nazım Hikmet anısına 5 Nisan 2004 tarihinde hatıra parasının basıldığını biliyor muydunuz? Nominal değeri 15.000.000 TL olan bu madeni para 999 ayar gümüşten yapıldı ve 5000 adet basıldı. |
5 Ekim 2011 Çarşamba
HEDEFLERİN DEĞİŞME SEKTÖRÜ
Hedeflerin değişmesi için gerekli olan iki şey vardır, tıpkı hayatta beklenilen değişiklikler gibi. Hedeflerin gerçekleşmesi ve gerçekleşmemesi.
İnsan özyeterliği sınırsız bir varlıktır; hedefi gerçekleştirdikten sonra daha büyük bir hedef ister. Ama benim anlatmak istediğim başka. Hedef oluşur, hedef için gerekli koşullar oluşur ve sonunda hedef gerçekleşir. İşte bundan sonra hedef muhakkak değişir. Çünkü hedef için gerekli koşullar değişmiştir. Hiç bir koşul değişmese bile hedefin gerçekleşmesi değiştirmiştir.
Hedefin diğer bir ismi kazanımdır. Peki niçin? Her hedef kazanıldığı için mi? Yoksa kazanılabileceği için mi? Ama bazı hedefler kaybedilir. Yerine başkaları gelir. Aslında her hedef kazanılabilir ama kesinlikle kaybedilir.Çünkü yerine başkaları geçmiştir. Virgülüyle, noktasıyla mutlaka bir öncekinden farklıdır yeni hedef.
Hedef değişir. Evet, ama önemli olan hedefin bir önceki doğrultuda mı yoksa yeni bir doğrultuda mı değişeceğidir? Bunda da durum farklılaşır. Mesela hedef kazanılmadı; o zaman, hedef ya küçültülür ya da yok olur.Diyelim ki kazanıldı; o zaman, hedefi kullanabiliyorsan hedef büyütülür ama kullanamıyorsan kullanacağın zamana kadar bekletilir. En kötüsü de budur, ne yapacağını bilemezsin. Yeni hedef koyman gerekir çünkü eski hedefin yok olacağından korkarsın, yok olmayacağını bildiğin halde. Zaman da bu arada akıp gider....
Bir seçenek de hiç hedef koymamaktır; yani halk arasında " boş yaşamak"... Ben ise buna "bekleme" diyorum. Beklemeye yol açan üç etken vardır: Birincisi kendine uygun hedef bulamamak ya da doğru düzgün aramamak. İkincisi yanlış hedef bulmak; bu durumda yeni hedef bulana dek beklemek. Üçüncüsü ise hedef gerçekleştikten sonra bir üst hedefi gerçekleştirememek, bu durumsa en uzun beklemedir. Böylece gerçekleşenin içinde sıkışıp kalırsın. Yeni hedefin ne olacağını bulman zorlaşır ve hayata bırakırsın ama hayat hiç bir şey bilmiyor. Çünkü hayat sen izin verdiğin ölçüde vardır daha fazlası değil....
Hedeflerimizi asla bitirmemeliyiz, hedeflerimiz var oldukça hayat devam ediyor demektir ve hayat hedeflerin var olduğu sürece gelişerek var olmaya devam edecektir. Zaten hedefi olmayan biri için nasıl devam eder. Tabi ki monoton...Hayatımız bizim elimize bağlı, çünkü hayat bizim için vardır başkası için değil.
Adnan KÖROĞLU
İnsan özyeterliği sınırsız bir varlıktır; hedefi gerçekleştirdikten sonra daha büyük bir hedef ister. Ama benim anlatmak istediğim başka. Hedef oluşur, hedef için gerekli koşullar oluşur ve sonunda hedef gerçekleşir. İşte bundan sonra hedef muhakkak değişir. Çünkü hedef için gerekli koşullar değişmiştir. Hiç bir koşul değişmese bile hedefin gerçekleşmesi değiştirmiştir.
Hedefin diğer bir ismi kazanımdır. Peki niçin? Her hedef kazanıldığı için mi? Yoksa kazanılabileceği için mi? Ama bazı hedefler kaybedilir. Yerine başkaları gelir. Aslında her hedef kazanılabilir ama kesinlikle kaybedilir.Çünkü yerine başkaları geçmiştir. Virgülüyle, noktasıyla mutlaka bir öncekinden farklıdır yeni hedef.
Hedef değişir. Evet, ama önemli olan hedefin bir önceki doğrultuda mı yoksa yeni bir doğrultuda mı değişeceğidir? Bunda da durum farklılaşır. Mesela hedef kazanılmadı; o zaman, hedef ya küçültülür ya da yok olur.Diyelim ki kazanıldı; o zaman, hedefi kullanabiliyorsan hedef büyütülür ama kullanamıyorsan kullanacağın zamana kadar bekletilir. En kötüsü de budur, ne yapacağını bilemezsin. Yeni hedef koyman gerekir çünkü eski hedefin yok olacağından korkarsın, yok olmayacağını bildiğin halde. Zaman da bu arada akıp gider....
Bir seçenek de hiç hedef koymamaktır; yani halk arasında " boş yaşamak"... Ben ise buna "bekleme" diyorum. Beklemeye yol açan üç etken vardır: Birincisi kendine uygun hedef bulamamak ya da doğru düzgün aramamak. İkincisi yanlış hedef bulmak; bu durumda yeni hedef bulana dek beklemek. Üçüncüsü ise hedef gerçekleştikten sonra bir üst hedefi gerçekleştirememek, bu durumsa en uzun beklemedir. Böylece gerçekleşenin içinde sıkışıp kalırsın. Yeni hedefin ne olacağını bulman zorlaşır ve hayata bırakırsın ama hayat hiç bir şey bilmiyor. Çünkü hayat sen izin verdiğin ölçüde vardır daha fazlası değil....
Hedeflerimizi asla bitirmemeliyiz, hedeflerimiz var oldukça hayat devam ediyor demektir ve hayat hedeflerin var olduğu sürece gelişerek var olmaya devam edecektir. Zaten hedefi olmayan biri için nasıl devam eder. Tabi ki monoton...Hayatımız bizim elimize bağlı, çünkü hayat bizim için vardır başkası için değil.
Adnan KÖROĞLU
4 Ekim 2011 Salı
ÇATURANGA
En az dört bin yıl önce başladı satrancın hikayesi. Bu satrancı dünyanın en eski oyunlardan yapar ama bana göre satranç bir oyun değildir. Bir felsefedir;gücü, stratejiyi ve sabırı simgeleyen bir felsefe, sürekli sorular soran aldığı cevaplarla değişen bir felsefe. Her oyunun bir sınırı vardır ama satranç sınırsızdır.
Çaturanga satrancın atasıdır. En eskisi... Hindistan'da açığa çıkmıştır çaturanga. Hindistan'da bir vezir bulmuştur. Hapse düşen, zulme uğrayan bir vezir. Vezir, Şaha güçlü olduğunu ispatlamak için çıkarmıştır çaturangayı. Sadece bir hapishaneden tüm Hindistan'a yayılmıştır oyun.Tarihçiler, satrancın din zulmünden kaçan budist rahipler yoluyla Çin'e götürüldüğünü düşünmektedirler. Satranç Çin'de ve Japonya'da değişerek yayılmış ve gelişmiştir. Çin satrancı xiangpi ve Japon satrancı shogi... İsimler değişik olabilir ama oyun sonu hep aynıdır şahı yok etmek
Avrupa'ya ise satranç Endülüsler sayesinde İspanya'dan geçmiştir. Aslında İran sayesinde Araplara ordan da tüm İspanya'ya...
Adnan KÖROĞLU
Çaturanga satrancın atasıdır. En eskisi... Hindistan'da açığa çıkmıştır çaturanga. Hindistan'da bir vezir bulmuştur. Hapse düşen, zulme uğrayan bir vezir. Vezir, Şaha güçlü olduğunu ispatlamak için çıkarmıştır çaturangayı. Sadece bir hapishaneden tüm Hindistan'a yayılmıştır oyun.Tarihçiler, satrancın din zulmünden kaçan budist rahipler yoluyla Çin'e götürüldüğünü düşünmektedirler. Satranç Çin'de ve Japonya'da değişerek yayılmış ve gelişmiştir. Çin satrancı xiangpi ve Japon satrancı shogi... İsimler değişik olabilir ama oyun sonu hep aynıdır şahı yok etmek
Avrupa'ya ise satranç Endülüsler sayesinde İspanya'dan geçmiştir. Aslında İran sayesinde Araplara ordan da tüm İspanya'ya...
Adnan KÖROĞLU
3 Ekim 2011 Pazartesi
PİYONUN DURUMU
Savaşın gerçek sahipleridir askerler. Tek yaptıkları emirleri yerine getirmektir, bu yüzden bazen askerlerin insan olmadığını bir android olduklarını düşünürüz. Gerçek şu ki onlarda insandır ve her emri yerine getirmezler. Seyrettiğim bir filmde sürekli savaşan bir asker vardı; o askeri eski diye bir çöplüğe atmışlardı... Evet bir çöplüğe! Gerisi klasik... Asker daha önce yaptıklarının yanlış olduğunu anladı ve masum halka yardım etti sonra kendini çöplüğe atanlardan intikam aldı. Demek istediğim asker önce piyondu, sonra vezir. İşte piyonu güçlü yapan da budur. Piyon satrancın hem en güçlü, hem de en zayıf taşıdır. Satranç oynayanlar bilir; oyunun en güçlü taşı olan vezir bir tek atın hareketini yapamaz, fakat piyon çıktığı zaman isterse veziri, isterse atı alır. Onu en güçlü taş yapan da budur..
"Savaşı askerler kazanır ama krallar konuşulur." Truva filmindeki bu anektod şöyle açıklanabilir: Aşil ve diğer askerler Truva sahilini elegeçirirler ama kutlama yapan krallar olur ve aralarında konuşurlar: "Kimse Truva sahilinin bu kadar kolay ele geçirilebileceğini sanmazdı.", " Bu zafer adına Kıbrıs'ta heykel diktireceğim", "Bu büyük savaş anısına bu kabı hediye ediyorum" falan... Krallar savaşı göremeyecek kadar uzaktan geliyordu ama savaşı kazanan krallar oldu. Askerlerin yaptıkları unutulur, ta ki asker kral olana dek... Bunun içinde eski kralın devrilmesi lazım eski yeniçeri isyanları gibi...
Tek piyonun bütün orduya karşı olması imkansız bir olay... Bütün piyonlar birleşince olabilir belki ama tek piyon tek bir kişi imkansız.... Piyonun bu imkansızlığı yok edebilecek tek şansı, diğer ordudaki elemanları da kendi yanına çekmek; kaleleri, filleri, atları belki de veziri ve şahı....
"Bir fikir dört yüz yıl sonra bile oluşabilir" V for Vendetta filmine ait bu sözle hareketle adam, şiddet ve baskı rejimini yok etmeye çalışır, bunun için de herkesin bunun farkında olmasını sağlar. İşte asıl mesele bu farkındalık... Olayların farkında olmak! Şahın her dediğini yapan piyon şahın doğruları yaptığının ne kadar farkındadır, ya diğer askerler? İşte piyonun tek başına yaptığı güç budur. Piyon satranç tahtasının karşısına kadar ilerler, hiç kimse farkında değildir. Ta ki piyon son kareye gelir ve vezir olur. İşte piyonun farkında olmadan gösterdiği güç budur.
Adnan KÖROĞLU
2 Ekim 2011 Pazar
SAFLIĞIN ZAMBAĞI
Adilin ağzı bilgeliğini göstermeli
Ve dili hakkaniyeti söylemeli
Kutsanmış olan cezbedici günahlara kanmayan insandır
Bir kerelik denemek için ile olsa
Yaşamın tacını alacaktır
Oh,Tanrım, Kutsal Ateş,Merhamet et
Oh, ne kadar huzurlu, ne kadar sevimli
Ne kadar yardım sever, ne kadar kutsal
Ey, saflığın zambağı (Lilium)
Ve dili hakkaniyeti söylemeli
Kutsanmış olan cezbedici günahlara kanmayan insandır
Bir kerelik denemek için ile olsa
Yaşamın tacını alacaktır
Oh,Tanrım, Kutsal Ateş,Merhamet et
Oh, ne kadar huzurlu, ne kadar sevimli
Ne kadar yardım sever, ne kadar kutsal
Ey, saflığın zambağı (Lilium)
ELFEN LİED (LİLİUM)
1 Ekim 2011 Cumartesi
SAVAŞ ve SATRANÇ
Dünya savaşla doğmuştur; fakat sürekli savaşın hali değişmiştir. Dişe diş savaş, soğuk savaş, psikolojik savaş...vs. Her savaşta bir oyun vardır ve bu oyunlar dünyanın bir sonraki savaşını hazırlar. Dünya oluşur sonra değişir muhakkak değişir.
Satrancın savaşla ilgili olduğunu herkes bilir ama asıl savaş satrançla ilgilidir. Satrancın savaştan öğrenebileceği yok ama savaşanların satrançtan öğreneceği çok şey vardır.
Satrancın savaşla ilgili olduğunu herkes bilir ama asıl savaş satrançla ilgilidir. Satrancın savaştan öğrenebileceği yok ama savaşanların satrançtan öğreneceği çok şey vardır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

















