22 Ağustos 2013 Perşembe

İSTANBUL VE HAYAT

        Ömrümün son mutluğunu yaşatırcasına bir yerlerdesin. Hayatım bir avuç toprağın içine batmış bir fidan olmuş. O fidan ki bir hayatın başlangıcı, bir hayatın ise sonu. İstanbul'un güzelliğinin unutturduğu gibi bir yaşam yani. O yaşamda filizlenen bir fidan var; Aşk...



         Ey aşk nasıl bir cinssin sen? Gururdan öte misin ya seni tanıdıktan ve birlikte olmadıktan sonra geçen ömre bedel misin? Peki hiç mi önemsemezsin boşa geçen yılları ? Sevgiden de öte bütün yaşamlara hatta gerçeğin kendisine bile dimdik duracak kadar neyin var senin? Bunun için bile bir güç gerekir. Benim gücümün tükenmesine rağmen hala ayakta kalıp büyümen niye? Seni sevgiden, gerçek yaşamda yüz bulamamış o bağlamsız tek sevgiden tek sebebimden, üstün kılan şey nedir? Sevgi midir acaba...

         Sevgi doğanın güzelliği ruhun berraklığıdır elbet ama tek olmayan. Benim sevgim niye tek diye hep sordum kendime ; onun sevgisi değil, bunun sevgisi tek değil benim sevgim tek. İstanbul tek zaten.
       
         Zamanın geçmeden önceki hayalini bilmeden ve ya gözünden süzülüp giden bir damla göz yaşının bile bir görevi olduğunu anlamadan defalarca söylenen o olumsuz sözlerin ne anlamı var ki. dünyanın ekseninin yanlış yerde durduğunu hissittiğimde yaşadığım tek şey nedenimi sorgulamak oldu. Tek sebebim bende değilken nedenim nerde? Nerde beni sürekli derin duygularla düşünmemden alıkoyan ve bana başka hiç bir duyguyu tatmama izin vermeyen fikir? Ama niyeyse hep cevabını bildiğim sorular soruyorum galiba; Çünkü hayatın cevabını bilmeden yaşayamazsın ve ya sadece hayatın geçtiğini düşünemezsin. Sonra bir şey oluyor ve artık eskisi gibi olamıyorsun. Ol deseler bile, bıçak zoru deseler bile yine  yine olamıyorsun
     

         Hayatımın ifadesi, aslında sebebini defalarca sorduğum ve o asılsız suçlamaları bile aradığım ama ne cevabı ne de aradığımı bulduğum senelerce geçen o tanışma anları galiba. Geçmişin geçmişte kalması ne kadar önemli olabilir ki nasıl olsa gelecek gelecekte kalmayacak ve şimdi geçmişte kalacak. O kadar önemsemedim ki dört yıl on dört gün beş saat cevabını beklediğimi fark etmedim. Hayat en uzun ifadeyle bu

         Bir arkadaşım evlilik kader midir diye bir soru sormuştu. Cevabını hep hayır diye düşündüm ama işin aslı yapılacak evlilik seni mutlu eden tek sebebinle yapılacaksa evet. Kaderi yaşamak herkes ister ama böyle bir kader, İstanbullu kaderi.
     

                                                                                                 
                                                                                                          Adnan KÖROĞLU

20 Mart 2013 Çarşamba

Yalnızım.


                                                 
Kendimi yalnız hissediyorum ki, bu yalnızlıktan daha kötü benim yalnızlığımı ve kendimi yalnız hissetmemin yalnızlıktan da kötü olduğunu anlayacak senden başka kimsem yok.( Biraz karışık bir cümle oldu, galiba. Bilimsel olmadığı da kesin, edebiyat tarihçisi çıkarsın artık anlamını)

Ve sen de yoksun. Belki de hiç olmayacaksın. Sözcüklerden oluşturmaya çalıştığım bir köprüden sana ulaşmaya çalışacağım ve biliyor musun, sen bütün bunları okurken, ben yazdıklarımı şakacı bir gülüşümle reddedeceğim.( dalga geçer gibi değil, sadece umursamazcasına ve hayatımla gururdarcasına )  

Beni bir gün görürsen, gördüğünün bu satırları sana yazan adam olduğuna inanamayacaksın. Duyduğum aşkı, özlemi ve bunları duymaktan hissettiğim korkuyu güvenli bir duruşun ardına saklayacağım.( önünde kaf dağının en tepesindeki ağaç gibi dimdik duracam) Yüzümde satırlarımdan bir iz aradığında onlar orda olmayacak. Sana nasıl yalvardığımı hiç işitmeyeceksin, sıradan bir “Nasılsın?” sözcüğü saklayacak o yalvarışı ama bütün bunlar, bu sahte kibir, bu şakacı gülüş, bu sıradan “Nasılsın” sözü, bu güvenli duruş içimdeki sesi dindirmeyecek. (Ağacın gölgesini göremeyeceksin ama ağacın yıpranışlığı şelalenin şırıldaması gibi rüzgarın gücüyle savrulacak)

Bütün bunlara hiç aldırmadan bana sarılmanı bekleyeceğim. Bazen benden babandan korktuğun gibi korktuğunu, bazen çocukluğunu okşar gibi okşadığını görmek isteyeceğim.( lafın gelişi isteyeceğim. Aslında hissedeceğim.)

Aralarında dolaştığım kalabalıklar içerisinde yalnızlığımı görenler ve kendimi yalnız hissetmemin yalnızlıktan da kötü olduğunu sezen bir tek sen varsın.(işte ilk cümlenin önemliliği) kırılgan bir köprüden sana doğru yürüyorum. Sana ulaşamazsam, sesim, kelimelerim sana değmezse ve sen bana bir daha dokunmazsan, işte o zaman korkarım sonsuz ve sensiz bir boşluğa yapayalnız düşeceğim.

Beni tut, beni her şeye rağmen tut! (çünkü düştüğüm yerde sen olmayacaksın ve sözcüklerimden başka kurtaran da olmayacak)

                                                                                  Nedim OKAN

                                                                       Derleyen: Adnan KÖROĞLU



19 Mart 2013 Salı

YAŞAMAK İSTERKEN



Hiç fazla yaşayabileceğimi düşünmüyorum artık…

            Satranç oyunlarında veya bilgisayar oyunlarında öğrendiğim bir şey varsa bir adım geride kaldığın anda rakibin kazandığıdır. Dünyadaki güç savaşlarını düşünelim geride kalmamak için hangi canı harcamazlar! Sen kazanabilmek için bir adım atarsın üstelik o adımı bütün zorluklara direnerek atarsın, rakip iki adım. Sen bir adım daha atarsın rakip iki adım, üç adım, beş adım, yüz adım, bazen rakip o kadar çok adım atar ki sen kendini sinek hissedersin. Önde olan daima kendi avantajının üst sınırındadır. İşin en iğrenç yanı ise senin bir ömür verdiğin adıma rakip bir saniyesini verir ve ben otuz yaşındayım hayattan otuz yıl gerideyim.

             Ben yaşamıyorum; dünyanın ruhu sadece benim bildiğimden ibaretse eğer, karanlık tüm aydınlığın üstüne ve tek düzenliğin üstüne çökmüşse eğer, tek önemsenen şey sadece kendi için yaşamaksa ve bunu bütün dünyaya avazı çıktığı kadar bağırarak duyurmaksa ve bu böbürlenmenin yanında herkes onu alkışlıyor, onurlandırıyorsa eğer, evet ben yaşamıyorum.

            Kalbimin duracak gibi olduğu anlarda sevginin ne olduğunu düşündüm hep. Bulduğumu düşündüğüm anlarda bile düşündüm seni ama en acısı da bilinenlerin  ötesindeki sırrı kabullenmemek oldu. Niçin kabullenemedim yoksa kabullendim de isyan mı ettim? Bilemiyorum, hayla ediyor muyum? Onu da bilemiyorum ama kalbimin nerde olduğunu sen öğrettin bana. Bunu biliyorum. Tabi bu bir insandan kaynaklanmıyor, o kadar basit değil. Bu içimizdeki var olanı dışarıda yansıtmakla görevli (tabi bu ne kadar başarılı bilemiyorum) doğadan kaynaklanıyor. Sevginin kimlere ait olduğunu, sevginin niçin ihtiyaç olduğunu ve bunu sağlamak için niçin çaba sarf edilmediğini anlayamadığım bu dünyadan kaynaklanıyor.

            Savaşları sevgi mi yönetir yoksa sevgi sadece kurban mıdır? Acımasız olarak düşündüğüm savaşlardaki güzellikleri görebilseydim keşke. Evet acımasızlar, ruhlar alemini güzelleştiren çiçekler bile acımasız bence, güzel kokulu zambak çiçekleri. Kokuları herkesi etkileyebileceğini sanırsın ama bir bakmışsın ki kokusu sadece gerçeğin üstünü örtmüş.

.           İnsanları düşünelim, savaşları birbirlerini acımasızca bitiren o kansız ama yok edici açlık savaşlarını. Ortaya çıkmak için bütün gücüyle çaba sarf eden sevginin gücüne nasıl engel olduğumuzu düşünelim. Düşünelim ki beynimizi kemiren kemirgenlerin seslerini bastırabilelim. Güç dedikleri eğer bu kansız savaşlarsa ben güçsüzüm ama güç dedikleri eğer bunları bilmekse benden daha güçlü kimse yok bu dünyada ve bunları öğrenenlerin de fazla yaşamaya yetecek güçleri yok.

            İnsanlar kendi savaşlarını yarattıklarını zannederler; oysa kendi savaşlarında yaşamalarına son verirler. Bir trafik kazasında ölenlerin sayısı savaştan az mıdır?; ya da uçurumdan aşağıya sonunu düşünerek atlayanların sayısı ve  buna itenlerin sayısı. Beni bitiren sevgisizlik değildir, bu sonsuz savaşlardır. Evet, bunlar zaten bir savaştır ve bu savaşları bitirmek imkansızdır. Tıpkı fazla yaşamanın imkansız olduğu gibi, tıpkı bu savaşın biteceğini görmenin imkansız olduğu gibi….

                                                                                                          Adnan KÖROĞLU

6 Şubat 2013 Çarşamba

BİR EL TUTMAK


            Küçücük bir ordudur; dev taneler arasında yaratılan bir nesne, büyür gelişir, aynı zamanda acayipleşir adaletin peşinden koşarcasına. Girer ve dünyamı değiştirir bir mumun alevinin hiç sönmezcesine ve büyür bir çığın ardında kalan dimdik duran mutlu evlere bakarcasına.
             Ardı arkası kesilmeyen bir yoldur bu.Süreklidir ne zaman biteceği bilinmez, bittiği kabul edilmez, sadece varsayılır. Mutlu olmak için yaşadığım onca yılı, bu süreklilik alıp götürdü. Yerini doldurduğu nesnedir bu, taneleri kuşatarak savaşa hazırlayan.
             Tanrım aşk mıdır bu? Beni benden alıkoyan sürekli içimde yaşayan ve asla kopmayan. Bu nesne midir? Elimde tuttuğum ve aklımdaki sözcükleri somutlaştırırcasına yazdıran. Bu gurur nerdedir peki? sürekli düşünmemi ve aramamı engelleyen. Niçin her gün, her saat aranır? ve "tam buldum." denir. Bir bakmışsın " Her gün konuşmaya alışık değilim." diye bir söz, geniş bir duvar örmüştür zamanın karşısında. " Daha önce nerdeydin niçin aramadın be ey adaletin peşinden gitmek isteyen dev tane ..." Of o zamanlar pek bir uğrardı yanıma gurur ve sürekli düşünmemi sağlardı, düşündükçe aramamı engellerdi ara verilmiş zamanın arkasındaki gurur. Nasıl aranmazdı, nasıl düşünülmezdi ki hayatta tek sebebin olmuş ve seni büyütmüş dev alev. Evet büyüdüm artık. Hesap sorabilecek kadar değil belki ama içimde sürekli yaşayan taneyi yaşatacak ve acayipleştirecek kadar.
              Ara verilmiş yazların arkasından dolaşıp geçecek bir sevgi midir bu? Yoksa bir fırsat mı? Yok yok o kadar basit olamaz. Daha önce kabul edilmedim ki ben, ara verilmiş dağın yamaçlarının ardında kalan bir fırsat olsun. Hem şimdi niye kabul edilim ki. Süreklilik hariç her şeyin değişmesinden başka ne değişti, hayatımda? Hayatım umutsuzluk olmuşken umuda doğru yolculuk niye? Sevgim tek yöne bakarken karşılıklı sevgi aramak için hareket etmemem niye? Onca sene olmamışken içimdeki yaşattığım taneyi atmamam niye? Oysaki benim tek hayalim vardı, bir el tutmak.
                                                                                                Adnan KÖROĞLU

30 Ocak 2013 Çarşamba

KURALLARIN BÜTÜNLÜĞÜ



            Sistematik kuralların bütünlüğünün kırılmasının eşiğinde olduğunu düşünüyorum bazen; yani düzeni oluşturan kuralların bütünlük anlamındaki değerinin kırılmasını ama bu sadece düşünmek olamaz bu kadar basit olamaz. Bunu düşünmek masmavi bulutların bir anda kapkara bulutlara dönüşüp ve gram yağmur yağdırmamasını ummak gibi hissetmektir. Bu his kuralların bütünlüğünü bozmak düşüncesiyse eğer bunlar teker teker kırılamaz demektir ve bu da bir bütünlüğün bozulmasını sağlayacak tek şeyin teker teker yok etmekten ziyade bütünsel yapısının bozulmasını sağlamak olduğunu gösteriyor. Gestalt psikolojisi gibi. Bu psikolojiye göre tek başına oluşan bir güçten ziyade güçlerin birliğinden söz eder, yani tek tek kurallar hiçbir işe yaramaz düzensizlik oluşturur. İsterse milyarlarca kural olsun tek tek oldukları sürece hiçbir işe yaramaz ama bu kurallar bir arada iken işte doğanın dengesini korur.

            Tek bir kuraldan bahsetmiyorum, ya da okul kuralı gibi bütünlükten de bahsetmiyorum, doğanın eşsiz kusursuz düzeninden de bahsetmiyorum. Benim asıl bahsettiğim dünyadaki sistematiğin yapısı. Mesela bir evlilik bir seri kurallardan oluşur. İyi günde, kötü günde, falan… peki bu evliğin bozulması için kurallardan bir takımının bozulması yeterli midir? Tabi ki değildir. Evlilik bütünlünün bozulması ve gitgide kötüye gitmesi gereklidir ve bunu da sağlayan bu kuralları beraber oluşturan karı- kocadır, yani kuralların bütünlüğünün bozulması sadece bunu bir araya getirenler tarafından yapılır.

 Sadece kelime anlamındaki kural günün birinde bütünleşerek birleşir ve güçlenir ve kırılması ise bir anda o bütünleşmeyi sağlayan güç tarafından olur. 
                                                                                           Adnan KÖROĞLU

20 Ocak 2013 Pazar

YALNIZ DEĞİLİM



Hayallerim ve rüyalarım kaldı hep benim yanımda; yani yalnız değilim. Hiç olmadım. Dünya bana sırtını döndüğünde bile olmadım. Sen beni istemediğinde bile yalnız olmadım ben. Olamam ki hayallerim var benim. Gerçek olmayan ama benim önemsediğim, benim istediğim kahramanlarım var. Orda yaşıyorum ben. Kuzgun renginde bir şatom ve zırhlı ordularım var mesela. Ha bide çok güçlüyüm ben. Öyle demeyin bir kılıçla yıkar geçerim. Pelerinimi çıkardığım zaman görün beni. Kimseye acımam, yok yok onu yapamam işte ben önemserim ki herkesi. İyiliğe iyilik kötülülüğe yine iyiliktir benim prensibim. Dünyanın tüm pisliklerine karşı inadına iyilik…

            Hayallerim var benim. Gizli bir ajanım mesela. Orduda görev yapmış sonra ayrılmış yanına olağanüstü yetenekleri olan adamlarını almış tüm kötülüklere karşı savaşan bir ajan. Üstelik bu ajan kimseden de emir almıyormuş, deli yürek misali. Mafyaya dönüşmüş sonra, dünya korkar olmuş ondan yani benden. Düşünebiliyor musunuz benden yok bunu düşünme! Düşüncelerimi alma benden yalnız değilim çünkü.

            Rüyalarım var pek nadir olsa da. Sabah kalktığımda pek hatırlamasam da benim yanımda olan rüyalarım var. Her gece yatmadan önce okuduğum dualarım var. Beni koruyan meleklerim var yatağımın üstünde. Bazen irkilirim korkuturlar beni korktuğumu anlayınca telaşlanmam hatta sevinirim bile. Korkmazsak nasıl insan oluruz ki biz. Nasıl yalnız olmadığımızı anlarız. Benim meleklerim onlar ben ne yaparsam yapim benimle gelen melekler. Yalnız olmadığımın ispatıdırlar.

            Ben yalnız değilim ki. Dünya yalnız, dünyadaki herkes yalnız, insanlar yapayalnız. Öyleki insanlar yalnız olduklarından bile habersizler. Kim var ki insanların yanlarında kendi çıkarlarından başka. Çıkarları olmazsa ki kalır ki yanlarında. İşte insanlar yalnız olmadığı zaman yani çıkarlarının olmadığı zaman ben yalnızım. O zamana kadar Dünya ben olmadığım gibi yapayalnız. Bense yalnız değilim. 
                                                                                                             Adnan KÖROĞLU

10 Ocak 2013 Perşembe

BAZEN


Bazen atıklarda doğan güneş olurum, bazen bir ömre bedel ruh
Bazen ayak sesi bile duyulmadan gezinirim her evde, bir hayalet misali
Bazense küçüklerin büyüklüğünü görürüm, nadir olsa da
Bazen gökyüzü olurum, özgürlüğün tadına doyulamasa da
Yeryüzü olmadığımı düşünürüm hep, yeryüzündeki bu kirliğinin olmadığını bazen
Suyun akış hızındaki o duyguyu düşünürüm bazen
Bazense o duygu olurum durgun bir göl misali,
Bazen yaprağın suçunu ararım, bazense yağmurun aşkını.
Bazen hayatın kurgusu insanı esiri eder, bazense sadece sevgisi eder.
Sevgi büyüdükçe güçlenir bazen,
Bazense aynı kalır bir şelaleden sonra suyun durulması gibi,
Bazen rüya görürüm, olmadığım bir yerde uyanırmışçasına, bir el gelir rüyamda
Sonra bir sevda,
Ele bakarım bazen, bazense eli tutarım hiç bırakmayacakmışsına
Uyandığımda ise “ah” derim, kimse anlayamayacakmış gibi
Bazen biz oluruz, hep biz 
Bazen yalnız kalırız, bazense sen bulutlar ve ben kalırız.
Yok yok biz hep yalnızız
Sen olsan da olmasan da yalnızız.
                                                                     Adnan KÖROĞLU


1 Ocak 2013 Salı

SON DURUM RAPORU



Israrlı savaşlar uğruna barışı sağlamak için sadece aracı olabilirim ben…o da yazıma devam etmemi sağlayan ısrarlar yardımıyla.

            Bu savaşları kazanma ve ya kaybetme uğruna her şeyin ortaya konulduğu savaşlardan değil. Ölümsüzlük iksirini bulmaya çalışan, güçlü olanın sırrını kabul etmeye çalışan ve asıl meselenin ne olduğu hiç bulunamayan savaşlardan. Bu savaşa hazırlanırken bazen son savaşa hazırlanırmış gibi davranırsın, bazen ise teknolojik satranç stratejilerinden yararlanırsın.

             Israrı kazanmak için önündeki en büyük engel, tıpkı korumasız bir kışlaya saldıracak askerleri durduran “ Dur kimdir o? “ diyerek nara atacak bir nöbetçinin olmaması yüzünden hiç beklemediğin bir yerden ve aniden darbeyi yemendir. O, öyle bir darbedir ki tam “tamam” dersin ama tek bir söz, tek bir hareket, sadece tek bir sebep yolunu bulup akan nehirler gibi alıp götürür, senden. Sen tüm bunlara rağmen yine de “olsun be” dersin. Bu sefer de gerçeğin ta kendisi yüzüne çarpar. Aşk sarhoşu olup durursun.

            Bilinmezlikler diyarındaki gizemi çözmeye kalkışmak ise en büyük hatan olur, ısrar savaşında. Kendimiz olmayı istemek yerine aldanırsan geçmişe, güçlüye ve tam direnmeye başladığın anda bir tokat gibi çarpar diğer insanların hayatı; başka çare kalmayınca ölerek uyumaya isyan edersin bir gün, hayır hayır hergün… İşte kanıt.

           Gününün geçtiğini anladığında çok geç olduğunu anlaman uzun sürmez ama yine beklersin sabredersin. Bu sabır bir şeyleri yapma arzusunun kırıldığı için değil, ne yapacağını bilmediğin için hiç değil. Bu sabır sadece beklemekten, sadece beklemekten. Yanlış zamanda sabrettiğini anladığın zaman ise zaman istersin, biraz zaman için neler verilmez ki ama sen zaten bekleyerek harcamışındır zamanı. İşte şimdi zaman kısıtlı olsa da, zorluklarla karşılaşılsa bile, tüm bunlara ayak uyduramasam bile yazılar savaşına, barışın savaşına hazırım, hazırlarım.

            Yazarın seyir defterinden bir alıntı: yazılara devam etme kararı alınmıştır.
                                                                                                         Adnan KÖROĞLU

16 Mart 2012 Cuma

İNSANIN ESİRİ

           Günün öteki yüzü, hayatın görünmeyen bir yadsıması gibi gelir insanın üstüne. Hayat, bu yüzü nasıl yadsıyacağını bilemez, ama her şeyin farkında olan insan ruhu fark etmemiş gibi davranır, üstüne gelen bu yükün ardından. Anlamsız geçen onca seneden sonra hiçbir şeyi fark etmemiş gibi davranması hiç kolay değildir onun için, ama yine de kaçmak zorundadır. Bütün günlerde, bütün hayatlardan, bütün inkarlardan kaçmak; ruhunun derinliklerine kaçmak.

             Gökyüzünün mavi derinliklerinin siyahlaşmaya başladığı o uzun ve zorlu labirentlerden geçen günde apansızın derinliklerindeki o karanlık kırmızılığın; yani içindeki gücün ortaya çıkmasına adeta izin verircesne çıkan dev dalga gibi ardı ardını kovaladı. Kaçmaya başlamıştı aslında ama bunu hiç kimseye anlatamadı yada hiç kimse bilmedi, kendi bile. İnsanların huzuru ince ipliğe bağlıdır. O ip gücünü sadece içinden alır. kendi içinden başka değil. Gücün, kudretin olduğu yer, diğer ruhların eğildiği ve hiçsizliklerin yoğunlaştığı bir durum meydana gelir. İnsanın kendi vücudunun bazı organları esir, bazıları efendiyse vücut köleleştirilmiş sistemin bir parçası olmaz mı? İnsan vücudu, isyan etmeye başladığında yaşadığı duygu aslında günün öteki yüzünü görmek  ve bu yüzden mümkün olduğunca uzak durmaktır.

            Sözler, insanı hiç bir şekilde ifade etmez ve insan, insanın esiridir. bu esirlik dünyada hiç bir zaman eşitlik olmadığını gösterir, insana
         

22 Şubat 2012 Çarşamba

KÜÇÜKLERİN BÜYÜKLÜĞÜ


            Devler arasında küçücük bir böceği ezmektir hayat.
            Böcek zararsızdır ama yine de ezilir
            Ezilmek diğerleri için bir zorunluluktur
            Böcek için ise bir kurtuluş...
            Hayatın dev, acımasız ve monotonluğundan kurtuluş
            O  kurtuluş ki ezen ve ezilen aynı
            Tıpkı bir başkasının ezileceğinin garanti olmadığı gibi.
            Ezmek ve ezilmek bir duygudan ibaretse
            O duygunun tek amacı midenin bulanmasını engellemek olur.


            Dev bir okyanusun içindeki plaktondur hayat.
            Plaktonun sonu yem olmaktır
            Bunu balıklar da bilir, plakton da, dev okyanus da
            Plaktonun amacıdır bu.
            Yaşamın amacıdır bu.
            Güçlülerin yaşaması için bir yem
            O yem ki döngünün başlangıcı
            O yem ki olmazsa yaşamın bitireceği
            Okyanusun en güçlüleri bile ona ihtiyaç duyar.


            Evrenin en küçük gezegenlerindendir, dünya
            İçinde benim hayatımın büyüklüğünün olduğu tek yer
            Bazı insanların sığmadığı, bazı insanların küçük kaldığı yer.

         
            Ben  koca evren içindeki koca dünya içindeki küçücük olan ben, hayallerimin büyüklüğünü eğer kestirebilirsem hayallerimin içinde boğulurum.
                                                                                                              Adnan KÖROĞLU

14 Şubat 2012 Salı

YAPRAĞIN SUÇU


           Hani koskoca ağaçta dimdik ayakta duran, yaprağın üstüne senin sevginin düştüğü gün vardı ya; işte o gün anladım bembeyaz masum mu masum senin sevgini ama hissedemedim işte. Sen "Hisset" diyordun. Ben "Bilmiyorum." diyordum çocukluğumun verdiği o duygu yüklü bakışlarla. O anda her şey silinmişti sanki bir tek sen kalmıştın aklımda; bir de senin sevginle büyüyen o yaprağın duruşu.

            Yaprağın üstündeki yağmur damlasının şeffaflığına baktık beraber. Gururlu ve onurlu olan damla altındaki yaprağa aldırış etmeden süzülüyor, yere düşüyordu. Sonra bir diğer damla yolunu buluyor, sonra bir diğeri , sonra sonra....

             Havanın soğukluğuna ne sen, ne ben, ne de yaprak aldırış ediyordu. Belki de bizi senin sevgin ısıtıyordu. Kar taneleri senin eline düşmeye başladı. Elini tuttum. Soğuktu ama benim içim sıcacık olmuştu. Gözlerine baktım. Tüm hayatının mutluluğunu yaşamış gibi bakıyordun. Bir kar tanesini avucumun içine aldım. Soğukluğunu hissetmemiştim bile. Kar tanesini o sapasağlam duran tek yaprağın üstüne koydum. Sanki yaprağın her tarafı bembeyaz olmuştu. Belki de senin masum bakışların bana öyle gösteriyordu.

             O bütün kışın gücüne tek başına etrafındakilerin düşmesine aldırış etmeyen yaprak, kar tanesi dağılınca kopu verdi. Bizim o anki bakışlarımızı hiç umursamadı. Sevgimizi aldığını bilmiyordu. Onun bakışlarını           verdiği önemi bilmiyordu. Belki de diğer çarpan karlardan etkilenmişti. Belki de düşen arkadaşlarını özlemişti. Su hayattı ama onun ne hayattan ne de sevgiden haberi vardı.

             Koskoca dev çınar, son yaprağını kaybedince boynu büküldü. Dalları,o güçlü kolları, kurumuş sessizliğine bürünmüştü. Sanki sevgi bir anda yok olmuş, gerçekliğine kavuşmuştu. Sen ağlamaya başladın. Ben telaş içinde yaprağı alıp, silerek sana uzattım. " Hayır" dedin, " Taşınıyoruz." dedin. Yüzüme çarpan karlarla bütün bedenim buz gibi olmuştu. " Ayrılıyoruz, taşınıyoruz buralardan. ". Bir kol seni tuttu, bir kol beni. Sevgimiz kırılmıştı, düşümüz rüyalarımız kırılmıştı, şeffaflığımız masumiyetimiz kırılmıştı. Beni çeken kolla birlikte bir sana bir yıpranmış ağaca baktım. Suskun bir şekilde sevgimi aradım. Yaprağa düşen damlada sevgimi kaybettim.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                            
                                                                                                           Adnan KÖROĞLU

12 Şubat 2012 Pazar

UZAY RÜYASI


            Bazen hayat, istemediğimiz şekilde değişir. İsteklerimizin değişmesi istemediklerimizin aşılmasıdır. İstek bir değişimse, hayat da bir değişimdir. Uzayın derinlikleri sürekli değişmediğini kim söyleyebilir ki? Uzayın sonsuz olduğunu söyleyenler değişimin sürekli olduğunu nasıl söylerler? Ya uzay sonsuz değil de değişimin ta kendisiyse yani sürekli değişen dünyada, monoton yaşamın çok az olduğu bir dünyada uzayın değişimle süreklilik kazandığı bana daha mantıklı geliyor.

            Bir bomba misali sürekli dağılarak genişleyen bir evrenin değişimle yaşamını sürdürmesini beklerim. Genişleyen evren teorisine göre bu değişen evrenin sürekli enerjisini kaybederek değiştiği ve sonunda yok olacağı savunulur ama gücü artarak devam eden bir kaos gücünün sınırında durdurulursa ve bu kaybolan enerji, enerji korunumu yasasına göre geri kazanılırsa devasa bir enerji açığa çıkar ve bu enerji dünyayı daha iyi yaşanılan bir gezegen haline getirip gerçek anlamda gezegeni ölümsüz yapar. Evrendeki en büyük süpernova patlamasından bile daha büyüktür.

            Her şey enerjiden kurulmuştur. Güç enerji, madde enerji, evren bir enerjidir. Uzay enerjiden kurulu sistematikler bütünü ve kurgusudur. Güneşin enerjisi olmazsa dünyadaki canlılar kaç saniye hayatta kalabilir ki ya da galaksilerin kendi düzenleri içinde yörüngeleri olmazsa kaç yıldızın ışığı sönmeden durabilir. Süpernova patlamalarından açığa çıkan enerji olmazsa kara delikler oluşamaz. Bu kadar enerjiye ihtiyaç duyduğumuz ve enerjinin de çok büyük bir öneminin olduğu bir zamanda bu kaybolan enerji fiziğin yasalarına göre açığa çıkartılırsa hemen hemen bütün sorunların ortadan kaldırılabileceği de bir gerçektir.

           Uzayın genişlemesiyle yok olan bu enerjinin oluşması için gerekli olan sadece daha büyük bir enerjidir ya da bu enerjinin gösteriş biçimidir. Tüm uzayı kapsayacak bir enerji.... Öyle ki uzayın merkezinde oluyorsun bu enerjiyle ve her şey sana bağlı olur, tüm evrene hakim olacak bir konumda kollarını avuçlarına kadar tüm gücünle açarsın ve uzayı dengede tutarsın. İşte güç .... Soluduğun hava artık uzay boşluğu değil senin enerjin olur. Senin uzaya değil uzayın sana ihtiyacı olur.

           Tüh rüyaymış* . Tüm enerjilerin kaynağı olan uzaydaki bu enerji, elde etmek imkansızdır. Fiziğin temel kuralının dediği gibi "Hiç bir enerji vardan yok, yoktan var olamaz."
                                         
                                                                                                                    Adnan KÖROĞLU
       

26 Ocak 2012 Perşembe

AYAK SESİN

Benim sevgim soluktur.
Nefesimin içindeki gramaj satışıdır.

Benim sevgim yudum gibidir.
Ağzımda bıraktığı tadın nefis kavuşmasıdır.

Benim sevgim koku gibidir.
Terk eden yosmaların parfüm kokusunu hissettirir.

Benim sevgim bir dokunuş,
Kar tanesinin vücuduma dokunması,
Vücudumda paramparça olması gibidir.

Benim sevgim tık sesi,
Kalbimin atışıyla birlikte gelen
Senin ayak sesindir.


Benim sevgim,
Nefesinin nefesime, nefisin nefiseme değdiğinde
Kalbimin ayak sesidir.
                                         Adnan KÖROĞLU

21 Ocak 2012 Cumartesi

ŞİİR ZAMANI

           Şiirler ruhu dinlendirir derler ama bazı şiirler dinlendirmekten çok ruhu uyandırır. Ruhlarımızın sürekli dinlenmesini isteyenler bu şiirleri çok iyi bilmezler veya sevmezler.

           Benim en sevdiğim şiirleri en iyi yorumcularıyla dinlemenizi isterim;

Varan 1: Nazım HİKMET :VATAN HAİNİ




Varan 2: Orhan Veli KANIK - BEN ORHAN VELİ


Varan 3: Atilla İLHAN - BEN SANA MECBURUM




Varan 4: Zafer AKKAŞ - GÜZELE


             İlginç şairler, ilginç hikayeler, ilginçlikler....

17 Ocak 2012 Salı

SPOR ve SPOR

            Günlük hayatta kullandığımız sözcüklerin eşseslileri çok ilginç olabiliyor. Mesela spor, eşeyli yolla üreyemeyen canlılar için üreme hücresidir, yani çoğalma neslini devam ettirme. Bizler için ise neslimizi değil kendimizi geliştirmekte kullandığımız her şey. Sadece vücut sporundan bahsetmiyorum, zihnimizi geliştirmek için, aklımızı geliştirmek için, ruhumuzu geliştirmek için hatta cinsel hayatımızı geliştirmek için.
            Sporun kelime anlamı, bedeni ve ya zihni geliştirmek amacıyla kişisel ve ya toplu olarak gerçekleştirilen, bazı kurallara göre uygulanan hareketlerin tümü olarak verilir. Peki bu geliştirme nereye kadar ve neresidir. Sadece beden ve zihin olarak sınırlamak yanlış olur, bence. Gelişim bir süreçtir ve yeri, bölgesi yoktur. Bedenimizi geliştirmek için yaptığımız sporları biliyoruz. Zihnimizi geliştirmek için satranç, ruhumuzu geliştirmek için yoga belki de... Bu bir sınır değil ki. Bazı sporlar ise tek yönde gelişim göstermez, satranç gibi...


             Bazıları satrancı bir spor olarak almayabilir. Doğrudur, satranç bir spor değil yaşam kaynağıdır ve insanın sadece zihnini geliştirmez. Zihin içindeki herşeyi; strateji gerektiren yerde stratejisini, hırsını, hani bir olay olur sonra ne yapılması gerektiği konusunda kimseye danışamazsın tek başına yapmak zorunda kalırsın işte bu gelişimi ve olaylara farklı yollardan bakmayı sağlayan satrançtır. Yaşantımızda bazı durumları kazanabilmek için, bazı durumlarımızı feda etmemiz gerekir. Kazançlı çıkabilmek için işte bu durumlarda duygusal yaklaşmamayı, zihinsel gelişim amacıyla yaklaşmayı ve durum neyi gerektiriyorsa yapmayı sağlar. Fedalar bazen can alıcı olabilir. Satranç basittir; taş feda edersin, ya mat edersin ya da taş alırsın. Gerçek hayattaki güzel durumları feda etmeyi kim göze alabilir ki? İşte bunun artılarını ve eksilerini geliştirmek çok önemlidir.


           Eşsesli sözcüklerin bir diğeri olan spor ise oluşumundan itibaren binlerce yıl yaşayabilen ve uygun ortamda kesesi parçalanıp canlılığını koruyabilen hücrelerdir. Yaşamın başlangıcını açıklayabilen en kuvvetli tezlerden biri olan Panspermia  Hipotezi bir sporun dünyadaki canlılığı başlattığıdır. Bu hücre spor sayesinde canlılığını korumuş ve uzun yıllar yaşamıştır, hipoteze göre. Bunun en büyük eksikliği sporun geldiği yerde canlılığın nasıl başladığını açıklayamaması olarak ifade edilir. Panspermia'da bu sporlar yaşamın kökü olan ve tüm evrene yayılmış olan tohumlardır. Exogenesis yani dış köken, eski çağlar öncesinden gelen bir meteorun üstündeki spordur. Hipotez, bu görüşü tam açıklayamasa da yanlışlığını ispatyacak bir kanıt bulunmadı. Aksine her türlü koşulda yaşayabilen hatta uzay boşluğunda yaşayabilen sporlar bulundu.

          Tüm bu fikirlere göre hiç kimse dünyayı mahvedecek kadar aklımızı başımızdan almadı; sürekli geliştirdi ve bu yani spor, hücreleri de genç tuttu. Çoğalmayla ya da gelişimle olması farketmedi.
                                                                                                                          Adnan KÖROĞLU