22 Şubat 2012 Çarşamba

KÜÇÜKLERİN BÜYÜKLÜĞÜ


            Devler arasında küçücük bir böceği ezmektir hayat.
            Böcek zararsızdır ama yine de ezilir
            Ezilmek diğerleri için bir zorunluluktur
            Böcek için ise bir kurtuluş...
            Hayatın dev, acımasız ve monotonluğundan kurtuluş
            O  kurtuluş ki ezen ve ezilen aynı
            Tıpkı bir başkasının ezileceğinin garanti olmadığı gibi.
            Ezmek ve ezilmek bir duygudan ibaretse
            O duygunun tek amacı midenin bulanmasını engellemek olur.


            Dev bir okyanusun içindeki plaktondur hayat.
            Plaktonun sonu yem olmaktır
            Bunu balıklar da bilir, plakton da, dev okyanus da
            Plaktonun amacıdır bu.
            Yaşamın amacıdır bu.
            Güçlülerin yaşaması için bir yem
            O yem ki döngünün başlangıcı
            O yem ki olmazsa yaşamın bitireceği
            Okyanusun en güçlüleri bile ona ihtiyaç duyar.


            Evrenin en küçük gezegenlerindendir, dünya
            İçinde benim hayatımın büyüklüğünün olduğu tek yer
            Bazı insanların sığmadığı, bazı insanların küçük kaldığı yer.

         
            Ben  koca evren içindeki koca dünya içindeki küçücük olan ben, hayallerimin büyüklüğünü eğer kestirebilirsem hayallerimin içinde boğulurum.
                                                                                                              Adnan KÖROĞLU

14 Şubat 2012 Salı

YAPRAĞIN SUÇU


           Hani koskoca ağaçta dimdik ayakta duran, yaprağın üstüne senin sevginin düştüğü gün vardı ya; işte o gün anladım bembeyaz masum mu masum senin sevgini ama hissedemedim işte. Sen "Hisset" diyordun. Ben "Bilmiyorum." diyordum çocukluğumun verdiği o duygu yüklü bakışlarla. O anda her şey silinmişti sanki bir tek sen kalmıştın aklımda; bir de senin sevginle büyüyen o yaprağın duruşu.

            Yaprağın üstündeki yağmur damlasının şeffaflığına baktık beraber. Gururlu ve onurlu olan damla altındaki yaprağa aldırış etmeden süzülüyor, yere düşüyordu. Sonra bir diğer damla yolunu buluyor, sonra bir diğeri , sonra sonra....

             Havanın soğukluğuna ne sen, ne ben, ne de yaprak aldırış ediyordu. Belki de bizi senin sevgin ısıtıyordu. Kar taneleri senin eline düşmeye başladı. Elini tuttum. Soğuktu ama benim içim sıcacık olmuştu. Gözlerine baktım. Tüm hayatının mutluluğunu yaşamış gibi bakıyordun. Bir kar tanesini avucumun içine aldım. Soğukluğunu hissetmemiştim bile. Kar tanesini o sapasağlam duran tek yaprağın üstüne koydum. Sanki yaprağın her tarafı bembeyaz olmuştu. Belki de senin masum bakışların bana öyle gösteriyordu.

             O bütün kışın gücüne tek başına etrafındakilerin düşmesine aldırış etmeyen yaprak, kar tanesi dağılınca kopu verdi. Bizim o anki bakışlarımızı hiç umursamadı. Sevgimizi aldığını bilmiyordu. Onun bakışlarını           verdiği önemi bilmiyordu. Belki de diğer çarpan karlardan etkilenmişti. Belki de düşen arkadaşlarını özlemişti. Su hayattı ama onun ne hayattan ne de sevgiden haberi vardı.

             Koskoca dev çınar, son yaprağını kaybedince boynu büküldü. Dalları,o güçlü kolları, kurumuş sessizliğine bürünmüştü. Sanki sevgi bir anda yok olmuş, gerçekliğine kavuşmuştu. Sen ağlamaya başladın. Ben telaş içinde yaprağı alıp, silerek sana uzattım. " Hayır" dedin, " Taşınıyoruz." dedin. Yüzüme çarpan karlarla bütün bedenim buz gibi olmuştu. " Ayrılıyoruz, taşınıyoruz buralardan. ". Bir kol seni tuttu, bir kol beni. Sevgimiz kırılmıştı, düşümüz rüyalarımız kırılmıştı, şeffaflığımız masumiyetimiz kırılmıştı. Beni çeken kolla birlikte bir sana bir yıpranmış ağaca baktım. Suskun bir şekilde sevgimi aradım. Yaprağa düşen damlada sevgimi kaybettim.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                            
                                                                                                           Adnan KÖROĞLU

12 Şubat 2012 Pazar

UZAY RÜYASI


            Bazen hayat, istemediğimiz şekilde değişir. İsteklerimizin değişmesi istemediklerimizin aşılmasıdır. İstek bir değişimse, hayat da bir değişimdir. Uzayın derinlikleri sürekli değişmediğini kim söyleyebilir ki? Uzayın sonsuz olduğunu söyleyenler değişimin sürekli olduğunu nasıl söylerler? Ya uzay sonsuz değil de değişimin ta kendisiyse yani sürekli değişen dünyada, monoton yaşamın çok az olduğu bir dünyada uzayın değişimle süreklilik kazandığı bana daha mantıklı geliyor.

            Bir bomba misali sürekli dağılarak genişleyen bir evrenin değişimle yaşamını sürdürmesini beklerim. Genişleyen evren teorisine göre bu değişen evrenin sürekli enerjisini kaybederek değiştiği ve sonunda yok olacağı savunulur ama gücü artarak devam eden bir kaos gücünün sınırında durdurulursa ve bu kaybolan enerji, enerji korunumu yasasına göre geri kazanılırsa devasa bir enerji açığa çıkar ve bu enerji dünyayı daha iyi yaşanılan bir gezegen haline getirip gerçek anlamda gezegeni ölümsüz yapar. Evrendeki en büyük süpernova patlamasından bile daha büyüktür.

            Her şey enerjiden kurulmuştur. Güç enerji, madde enerji, evren bir enerjidir. Uzay enerjiden kurulu sistematikler bütünü ve kurgusudur. Güneşin enerjisi olmazsa dünyadaki canlılar kaç saniye hayatta kalabilir ki ya da galaksilerin kendi düzenleri içinde yörüngeleri olmazsa kaç yıldızın ışığı sönmeden durabilir. Süpernova patlamalarından açığa çıkan enerji olmazsa kara delikler oluşamaz. Bu kadar enerjiye ihtiyaç duyduğumuz ve enerjinin de çok büyük bir öneminin olduğu bir zamanda bu kaybolan enerji fiziğin yasalarına göre açığa çıkartılırsa hemen hemen bütün sorunların ortadan kaldırılabileceği de bir gerçektir.

           Uzayın genişlemesiyle yok olan bu enerjinin oluşması için gerekli olan sadece daha büyük bir enerjidir ya da bu enerjinin gösteriş biçimidir. Tüm uzayı kapsayacak bir enerji.... Öyle ki uzayın merkezinde oluyorsun bu enerjiyle ve her şey sana bağlı olur, tüm evrene hakim olacak bir konumda kollarını avuçlarına kadar tüm gücünle açarsın ve uzayı dengede tutarsın. İşte güç .... Soluduğun hava artık uzay boşluğu değil senin enerjin olur. Senin uzaya değil uzayın sana ihtiyacı olur.

           Tüh rüyaymış* . Tüm enerjilerin kaynağı olan uzaydaki bu enerji, elde etmek imkansızdır. Fiziğin temel kuralının dediği gibi "Hiç bir enerji vardan yok, yoktan var olamaz."
                                         
                                                                                                                    Adnan KÖROĞLU
       

26 Ocak 2012 Perşembe

AYAK SESİN

Benim sevgim soluktur.
Nefesimin içindeki gramaj satışıdır.

Benim sevgim yudum gibidir.
Ağzımda bıraktığı tadın nefis kavuşmasıdır.

Benim sevgim koku gibidir.
Terk eden yosmaların parfüm kokusunu hissettirir.

Benim sevgim bir dokunuş,
Kar tanesinin vücuduma dokunması,
Vücudumda paramparça olması gibidir.

Benim sevgim tık sesi,
Kalbimin atışıyla birlikte gelen
Senin ayak sesindir.


Benim sevgim,
Nefesinin nefesime, nefisin nefiseme değdiğinde
Kalbimin ayak sesidir.
                                         Adnan KÖROĞLU

21 Ocak 2012 Cumartesi

ŞİİR ZAMANI

           Şiirler ruhu dinlendirir derler ama bazı şiirler dinlendirmekten çok ruhu uyandırır. Ruhlarımızın sürekli dinlenmesini isteyenler bu şiirleri çok iyi bilmezler veya sevmezler.

           Benim en sevdiğim şiirleri en iyi yorumcularıyla dinlemenizi isterim;

Varan 1: Nazım HİKMET :VATAN HAİNİ




Varan 2: Orhan Veli KANIK - BEN ORHAN VELİ


Varan 3: Atilla İLHAN - BEN SANA MECBURUM




Varan 4: Zafer AKKAŞ - GÜZELE


             İlginç şairler, ilginç hikayeler, ilginçlikler....

17 Ocak 2012 Salı

SPOR ve SPOR

            Günlük hayatta kullandığımız sözcüklerin eşseslileri çok ilginç olabiliyor. Mesela spor, eşeyli yolla üreyemeyen canlılar için üreme hücresidir, yani çoğalma neslini devam ettirme. Bizler için ise neslimizi değil kendimizi geliştirmekte kullandığımız her şey. Sadece vücut sporundan bahsetmiyorum, zihnimizi geliştirmek için, aklımızı geliştirmek için, ruhumuzu geliştirmek için hatta cinsel hayatımızı geliştirmek için.
            Sporun kelime anlamı, bedeni ve ya zihni geliştirmek amacıyla kişisel ve ya toplu olarak gerçekleştirilen, bazı kurallara göre uygulanan hareketlerin tümü olarak verilir. Peki bu geliştirme nereye kadar ve neresidir. Sadece beden ve zihin olarak sınırlamak yanlış olur, bence. Gelişim bir süreçtir ve yeri, bölgesi yoktur. Bedenimizi geliştirmek için yaptığımız sporları biliyoruz. Zihnimizi geliştirmek için satranç, ruhumuzu geliştirmek için yoga belki de... Bu bir sınır değil ki. Bazı sporlar ise tek yönde gelişim göstermez, satranç gibi...


             Bazıları satrancı bir spor olarak almayabilir. Doğrudur, satranç bir spor değil yaşam kaynağıdır ve insanın sadece zihnini geliştirmez. Zihin içindeki herşeyi; strateji gerektiren yerde stratejisini, hırsını, hani bir olay olur sonra ne yapılması gerektiği konusunda kimseye danışamazsın tek başına yapmak zorunda kalırsın işte bu gelişimi ve olaylara farklı yollardan bakmayı sağlayan satrançtır. Yaşantımızda bazı durumları kazanabilmek için, bazı durumlarımızı feda etmemiz gerekir. Kazançlı çıkabilmek için işte bu durumlarda duygusal yaklaşmamayı, zihinsel gelişim amacıyla yaklaşmayı ve durum neyi gerektiriyorsa yapmayı sağlar. Fedalar bazen can alıcı olabilir. Satranç basittir; taş feda edersin, ya mat edersin ya da taş alırsın. Gerçek hayattaki güzel durumları feda etmeyi kim göze alabilir ki? İşte bunun artılarını ve eksilerini geliştirmek çok önemlidir.


           Eşsesli sözcüklerin bir diğeri olan spor ise oluşumundan itibaren binlerce yıl yaşayabilen ve uygun ortamda kesesi parçalanıp canlılığını koruyabilen hücrelerdir. Yaşamın başlangıcını açıklayabilen en kuvvetli tezlerden biri olan Panspermia  Hipotezi bir sporun dünyadaki canlılığı başlattığıdır. Bu hücre spor sayesinde canlılığını korumuş ve uzun yıllar yaşamıştır, hipoteze göre. Bunun en büyük eksikliği sporun geldiği yerde canlılığın nasıl başladığını açıklayamaması olarak ifade edilir. Panspermia'da bu sporlar yaşamın kökü olan ve tüm evrene yayılmış olan tohumlardır. Exogenesis yani dış köken, eski çağlar öncesinden gelen bir meteorun üstündeki spordur. Hipotez, bu görüşü tam açıklayamasa da yanlışlığını ispatyacak bir kanıt bulunmadı. Aksine her türlü koşulda yaşayabilen hatta uzay boşluğunda yaşayabilen sporlar bulundu.

          Tüm bu fikirlere göre hiç kimse dünyayı mahvedecek kadar aklımızı başımızdan almadı; sürekli geliştirdi ve bu yani spor, hücreleri de genç tuttu. Çoğalmayla ya da gelişimle olması farketmedi.
                                                                                                                          Adnan KÖROĞLU

10 Ocak 2012 Salı

TESADÜF BU YA


Gün güne rastladı
Sınırlarını çizdiğimiz
Günün ertesinde.
Zaman ve bilim
Olanca kuvvetleriyle
Birleşme gayretindedir,
Bu rastlantı sonucunda.

İnsanlık ölümsüzlüğün
Tahtına oturmuş olacaktır;
Bunu başarabilirlerse eğer.

Zaman, beraberinde getirir
Sınırlarla birleştiğinde
Sınırları aşan gücü...

Bugün bahsi geçiyorsa
Yüzyıl öncesinden
Bir bilim adamının,
Sınırları aşarak geldiğindendir.

Zamana hükmediştir bu
Zaman ve bilim
Sonsuzluğu da aşacaktır;
Birleşimlerinin haşmetiyle.

Sınırları aşmak ölümsüzlükse;
Rakiplerine şans dileye dileye
Tesadüflerini ortadan kaldırıp
İstediğini elde ettiğinde
Sınırsızlıklar sınırlarla sınırlanacaktır.

        GÜN-SE YAYINCILIK iftiharla takdim etti.

9 Ocak 2012 Pazartesi

ÖLÜMSÜZLÜK İKSİRİ


           Sınırlarımızı çizdiğimiz günlerin ertesinde ne olduğunu bilemediğimiz sınırsızlıklarla dolu olduğunu düşündüğümüz günlere rastlar. Bu rastlantı sonucunda zaman ve bilim bütün güçleriyle birleşmeye başlar. Eğer bunu başarabilirlerse insanlık ölümsüzlüğün sınırını çizmiş olur.

           Zamanın getirdiği sınırlar birleşimiyle birlikte bu sınırları aşan gücü beraberinde getirir. Bu tıpkı bir bilim adamının sınırları aşarak günümüzde bile hala konuşulması gibidir. Mesela Einstein, Tesla, Galileo ... Bu ölümsüzlüğün sınırını aşmış kişiler, bedenen olmasa da zamana meydan okuyarak bütün güçlerini tüketmiş kişilerdir. Einstein'nin rölativite teorisini, Tesla'nın alternatif akım teorisini, Galileo'nun görelilik teorisini çözebilen kişi, tüm zamanının sınırlarını aşarak gücü sonsuzluğa ulaştıran ve meydan okumasını herkese kabul ettiren zamanla bilimin birleşim gücünü elde etmiş olur. Bu çözümlerinden birinin ulaştırılması demek sınırları yerinden oynatan ve tüm dünyada kendini hissettiren iksiri içmiş demektir. Kendini bilime amaçlamış bütün kişilerin yapmaya çalıştıkları budur. Einstein atomu araştırırken sonunda iksiri içeceğini ve buluşlarının sonsuzlukta yankı bulacağını biliyordu. Tesla, araştırmalarındaki tek gaye buydu. Bilim sonsuzluktur ve bunu onlar biliyorlardı, sınırları aşmanın tek yolunun bu sonsuzluğa olaşmak olduğunu. Galileo araştırmalarını sadece dünya üzerinde sınırlamamasının sebebi budur. Bilimin sınırı yoktur. Çünkü zaten bilimin amacı bu sınırları aşarak ölümsüzlüğün gücünü getiren bu iksiri içmektir.

           Bir çok bilim adamı sınırları aşarak buldukları buluşların bu kadar çok gelişeceğini düşünmemiştir. Zaman akıp giderken ve bu zaman çok kısa olurken ne kadar düşenebilinir ki daha. Sınırların aşımı sınırsızlığı getirdiği gibi zamansızlığı da getirir. Bu gidip gelmeleri ömrü evren yaşına göre kat kat daha küçük olan insan ne kadarını anlamlaştırabilir? Böyle bir durumda evren eğer dünyaysa insanlar Atomun içindeki taneciklerdir anca. İşte bu kaostur. Evren ile insan arasındaki bu eşitsiz sınırlar dizimi düzensizliktir. Düzensizliğin getirdiği ve tesadüf ismi verilerek nitelendirildiği düzenler ölümsüzlük iksiridir.  Bunu içen kişi, sınırlar içinde boğula bilinen dünyadan uçarak uzaklaşır.

           Sınırlarımızı aşmanın tek yolu ölümsüzlük yani tanınmaksa eğer, bunu elde etmek için savaşılan bir dünyada rakiplerine şans dileyerek tesadüfleri ortadan kaldıran bir kişi kaosu ortadan kaldıran olarak istediğini elde eder. Sınırlar, sınırsızlığı getirir.
                                                                                                                    Adnan KÖROĞLU
             

4 Ocak 2012 Çarşamba

İYİKİ DOĞDUNUZ HOCAM


            Bize yol öğreten, bazen kızdırsak da bazen kızsak da yüzde doksan dokuzumuz hep severiz. Yine bilmsel konuştum değil mi hocam ama bunu siz  sevdirdiniz bize. Bilimi değil ama kişilik oluşturmayı sevdirdiniz. Herkesi bir yazı stili var demiştiniz. Daha önce elbette yazı stilimi bilirdim ama bunun önemli olduğunu ve insanı kişi yapan değer olduğunu siz gösterdiniz hocam.
   
           Övünülecek ve hayran olunacak özelliklerinizi size anlatmama gerek yok hocam. Zaten bunları herkes biliyor. Benim anlatmak istediğim sizin de bize öğrettiğiniz kişiliğiniz ve duruşunuz. Bunu bozmamanızı canı gönülden isterim. Bu yılın size şans değil de tecrübe getirmesini isterim tıpkı daha önceki yıllar gibi. Tecrübe bence yaşantı geçirmekle değil farklı ve güzel yaşantılar geçirilerek kazanılır.

           Hayata bakış açınız farklı, insanlara verdiğiniz değer farklı ve yaşantılarınız diğer insanlardan hep farklı ve sizden hep bu farklığı korumanızı isterim. Güçsüzleri hep güçlü kişilerden koruduğunuzu ve eğer onlar güçsüzse ben de onlardanım dediğinizi biliyorum. Hayatım boyunca böyle kişileri hep tanımak istedim. Bana bunu yaşattığınız için çok teşekkür ederim, hocam

           Tabi hayatım boyunca unutamayacağım son sürpriz. Kitap basacaz deyince içimden olmaz diyordum. Nasıl olsun ki Ben çocukluğumdan beri okuduğum kitaplar sayılı olan ben, hep bilime merak duyan ben, şu kitabı okudun mu diye sorduklarında filmleri daha güzel diyen ben, okumaya başladığımda ya ikinci sayfasından sonra sıkılır ya da sayfanın sonunu okumadan geçen ben sizinle kitabımız çıkacak. Müthiş bir şey. Bana bunu yaşattığınız için size ve Seda'ya çok çok teşekkürler

           Neyse artık bitirim biliyorsunuz kısa yazarım. Yalnız şunu bilin ki daha hislerimin yarısını bile size yazmadım. İyi ki dünyaya geldiniz ve karşıma çıktınız hocam . Doğum gününüz kutlu olsun

                                                                                          oğlunuz - Adnan KÖROĞLU

3 Ocak 2012 Salı

DEDİK Kİ



             İçimizden geçen masum sözlerin yer aldığı bu satırlar aslında karma bir ruh gibi ve her şey var bu ruhta: bilim, sanat, hikaye, köşe yazısı, duygusal şiirler yani arayıp da bulamadığımız her şey.  Dört farklı fikrin bir araya gelmesiyle oluşan ve devamının gelmesini merakla beklenen eserler bütünü.

             Biz yazılarımızda bazen yıkılan gönül köprülerini kurduk, bazen resmi yazılara önem verdik, bazen içimizdeki boşlukları doldurduk, bazen anlayamadığımızı anlayınca heyecan duyduğumuz yazılar yazdık, bazen bilinmezlikleri hep beraber çözdük, bazen ise bilinenleri ama söylenmeyenleri dile getirdik ama hep yağmur damlası gibiydi yazılarımız hep üzerlerine ilave ettik. Dedik ki'yi diğerlerinden ayıran da bu oldu.

            Bu kitap, çok fazla iddaya gerek duymadan hazırlanan ve hazırlayan kişilerin sadece duygularını değil her şeyini ortaya çıkartan bir kitap olmakla birlikte eşi ve türü belli olmayan, Dedik ya, insanların isteyip de bulduklarının toplamı hatta çarpımıdır. Çünkü kitapta dört ayrı kişinin içinden dökülenler var. Bir plan, programla yazılan yazılar ve okuduğunuzda ilk düşünceniz " Bu diğer yazılardan farklı " olup sonra ise " Bu da güzel olmuş" diyeceğiniz yazılar var. İşte Dedik ki'nin amacı bu.

           Bu kitap okunmalı. Okunmalı ki diğer yazarlara örnek olmalı "Bak böyle yazılar da yazılabiliniyormuş" denmeli. Denmeli ki diğerleri de böyle yazılar yazmalı. Hiç bir etkiden korkmadan yazmalı.

                                                                                                  Adnan KÖROĞLU' nun ilk kitabının önsözü

30 Aralık 2011 Cuma

HİTABEDEKİ İSTİKBAL

            Atatürk'ün gençliğe hitabesindeki gençliğin yani halkın şuan ki durumu şöyledir:

            İçerden ve ya dışarıdan düşmanların kim olduğu belli olmamakta, belli olanların ise aslında en çok yarar verenler olmaktadır. Hatta düşmanları başkaları belirlemektedir. Öyleki bu durumda ve imkanda gençliğin vazgeçmesi yani her türlü durumu kabullenmesi için gerekli tüm şartlar oluşmaktadır. Hapse atılmakta, doğru bildikleri  yaşamlar kısmen yapılmakta ve düşmanların amacı hiçbir şekilde belli olmamaktadır. Bu imkan ve durum müsait olmayan hatta herşeyin yolunda gittiğini belgeleyen bir durumdadır. İstiklal olarak bildikleri bazı özgürlükler verilmekte ve ya korunmaktadır.

            Tam bağımsızlığa ve Cumhuriyet'e kasteden bu düşmanlar, eşi benzeri olmayan geçmişten geleceğe her şekilde örgütlenip bir zaferin galip çıkanları olabilirler. Kandırma ve oyalama taktikleriyle yüzyıllardır yaşanan bu topraklarda sanki biz kötülük yapıyormuşuz gibi diğer düşünceleri yok sayabilirler. Bütün kurumlarda az ya da çok onlardan varken biz torpil yapıyormuşcasına uyarıda bulunabilirler. Hatta bu durumu sahte ya da gerçek belgelerle kandırmacalı bir şekilde ispatlayabilirler. Özel sektörlerine ve ya kamu kuruluşlarına hükmedecek güce sahip olabilir ve bunu her fırsatta övüne övüne çok şahaneymiş gibi anlatabilirler. Hatta geri kalan kamu kuruluşlarını özelleştirerek toptan para kazanma ya da "zarar edeceğine satalım." bahanesiyle, kara ulaştırmak için çabalamadan satabilir ve geri kalan özel kuruluşları ise vergi kaçakçılığından dolayı devletleştirebilir ya da tehditlerle elegeçirebilirler. Kendisine karşı çıkan halkı dağıtabilir, dağıldıklarında muhalif çoğaldığında da " Ülkede demokrasi var. Bakın hiç bir dönemde bu kadar muhalife izin verilmedi." denilebilir, küçük görebilir ve vatanın her tarafını bilfiil işgal edebilirler. Bütün bu olaylardan daha zor ve önemli olanı, memleketin çoğunluğu bunlara inanmış ve ya bu durumu görmemiş ya da kendi gözleriyle görmek istediklerini görmüş olmalarıdır. Hatta halktaki bazı kişiler çıkar ilişkisiyle, çok ihtiyacı varmış gibi, iktidara siyasi ya da maddi yardım edebilirler. Millet, düşmanlardan aldığı gözlüğü kullanmakta, sanki kendi gözleri yeterli değilmemişcesine yaklaşmakta olabilirler.

            İşte tam istikbaline düşkün olan kişiler, başka rejimlerin bile daha iyi olduğuna inanan bu halkı uyarmayı ve rejime, millete sahip çıkmayı görev edinmişlerdir. Bu uğurda her türlü hakareti, her türlü baskıyı üzerlerine almaya razı olmuşlardır. İhtiyaç duydukları bizdedir, Türkiye Cumhuriyeti'nde. Bunun için tek yapmamız gereken Atalarımıza bakmamızdır; fakat bunun yolu asla savaş değildir. Çünkü sizin de dediğiniz gibi savaş zaruri olmadıkça cinayettir.
                                                                                             30.12.2011
                                              ( Hava saldırısında sivillerin vurulduğu açıklamasından bir gün sonra)
                                                                                          Adnan KÖROĞLU

27 Aralık 2011 Salı

HAYATIN KURGUSU


           Hayat bir kurguysa bu kurgunun ana düşüncesi sadece yaşamak olabilir mi? Gösterişsizce, düzenlice, basitçe yaşamak... Mesela insan sadece yaşamak için mi yemek yer? ya da sadece hayatını devam ettirmek için mi para kazanır? Tabiki hayır. Yaşamını düzene sokanların daha üst hayatı istediklerimi görürüm hep. Doyumsuzluk budur işte.

           Düzenli hayat yaşayanlara baktığımda evden işe, işten eve ama hep bir sorunları var; çocukların sorunları, ailelerin sorunları, eşlerin sorunları.... En ufak bir düzensizlikten bile sorun çıkartırlar ve bunları büyütme çalışmaları taktire şayandır. Bazen problemsiz ne güzel bir hayatı olanlar, bazen de büyük ve orta boylu problemleri olanları ya problem oluştururlar ya da küçük problemleri büyütürler. Oysa o küçük problemler zaten yok olmaya yüz tutmuş problemlerdir. Bazen de, sorun çıkacak ya, başkalarının hayatından dahi sorun çıkartırlar. Bunun nedeninin gösteriş mi? kendilerine ve ya başkalarına gösteriş mi? diye sormuşumdur hep kendime. cevabını hayla tam olarak çözemedim ama galiba değil. galiba bunun nedeni hayatın kurgusu. Ana düşüncesi yaşamak olan hayatın kurgusu.

            Hayat bir yaşam dizisi gibi. Hani senaristlerin bitmemesi için elinden geleni yapan reyting rekortmeni diziler vardır ya hayat da böyle. Dizide olaylar bitmiştir ama dizi bitmemelidir. İşte sonra senaristler devreye girer. Bazen yeni olaylar o kadar şaçmadır ki karınca yuvasını doldurmayacak büyüklükte... Diziler devam edebilmesi için isminin dışana çıkar ya hayat da sürerken amacının dışına çıkar. Biz buna yeni amaçlar oluşturmak deriz ama eskisini çoktan unuturuz.

           Bu kurgu ya dizi gibi uzun olmasaydı tek soluklu bir film gibi kısa sürseydi. Hani bazı filmler vardır. Yaşanması gereken bir ton olay vardır ve hepsi bir saate sığdırılır. Ya öyle olsaydı. Acaba daha güzel mi olurdu hayat. Hep bir film bittikten sonra ne olduğunu merak etmişimdir. Son yazısı yazdıktan sonra her şey biter mi? Daha sonra hiç olay yaşanmaz zannederiz. Sanki filmdeki bütün karakterler ölmüş. Hayat da film gibi bütün olaylar yaşandıktan sonra insan ölüyorsa buna değer mi ki?

           Yavaş yavaş ilerleyen hayatta uzun bir ömür mü? Yoksa hızlı ilerleyen olaylı bir hayatta kısa bir ömür mü? Bu seçim asla yapılamaz bence. Çünkü yavaş ve düzenli bir hayatın sürerse bir anda hayat son bulabilir ya da olaylı  bir yaşam varken kısa değil de uzun devam eden bir ömür. Öyle bir hayatta yalnız, tek başına kalırsınız yaşamda. İşte bu yüzden anın kıymeti, yaşamın kıymeti bilinmeli. Bilinmemesine rağmen yine de bilinmeli.
                                                                                                               Adnan KÖROĞLU

25 Aralık 2011 Pazar

YAĞMURLAR AŞKINA

            Bir gün oldu, tuttum sevgimi,
            Bir gün oldu soldun sevgilim.
            Solduğun gün " Gitme " dedim.
            Olmadı sevgilim ....
            " Yağmurlar Aşkına kal! " diyemedim.
            Sadece " Gitme... " dedim.
            Oysa ki neler düşlemiştim.
            Düşlerimde sadece sen ve ben vardık,
            Bir de seni bende bırakan yağmur damlası,
            Yağmurlar aşkına...
            Yağmura sordum: "Kavuştun mu toprağına? "
             “Kavuştum; 
            Fakat sadece ilk yağmur damlam mutlu oldu” dedi.
            “ Geri kalanlara ne oldu?” dedim
            “ Sel oldu” dedi.
            Sen sustun.... Bakışlarımız birleşti;
            "Gitmem gerek!" diyordu gözlerin.
            Kalmanı bekledim,  hep bende kalmanı...
            Yağmurlar aşkına
            Düşlerime küstüm, yağmura küstüm toprağa küstüm 
            Bir tek bir tek sana küsemedim sevgilim 
            Bakışlarına, gözlerine, 
            "Gitmem gerek" diyen sözlerine küsemedim
            Yağmurlar aşkına.
                                                  Adnan KÖROĞLU

20 Aralık 2011 Salı

ASIL MESELE


            Zenginlikleri görüp de ulaşamadığımız neler yok ki bu hayatta. Önce keşke benim olsa diye düşünürüz, sonra elde etmek isteriz sonra da bunlar bizi bozar der vazgeçeriz. Çok uğraştık mı? -Hayır, istemekten vazgeçtik mi ? -Hayır, peki sevmediğimiz bir şey mi oldu? -Hayır. Sadece kedi uzanamadığı ciğere miyav der gibi, konuştuk. Oysa biz ciğere uzanmaya bile çalışmadık. Bu galiba insanlığın özelliğinde, ilk yaratılışında olan bir özellik; fakat itiraf etmeliyim ki bu özelliği çok iyi kullanırız. Kötülemek için elimizden geleni yaparız, çok güzel ama.... Ama ne?

            Kısa yoldan köşeyi dönmek, moda olmuş ama diğer modalardan farklı. Mesela değişmemesi farklı, yada bukalemun gibi her ortama uyması, Anka kuşu gibi küllerinden doğması. Bu moda kimler için geçerli peki? Zengin, fakir herkes için.Evet zengin için de,-Benim elbisem daha pahalı -Yok yok ben Paristen aldım. Herkes takip eder bu modayı.  Nedeni, anne- babaların bebekleri, hatta doğmamış çocuklar için de bu modayı takip etmesidir. Herkes birbirini dolandırmak peşinde, sırf modaya uyulsun diye.

             Zengin olamayanlar, zenginlik adına konuşanlardır ve asıl çaba göstermek zenginlik için olmamalı, kendi yağımızda kavrulmak için olmalı ama şu unutulmamalı zengin olunmaz, doğunur. Eğer zenginlik, çabayla elde edilemezse konuşmak boşuna değil midir?

           Köşeyi dönmekten bahsederiz ama döne döne köşe bırakmayız, insanın yeter ki gönlü zengin olsun deriz ama karnımız gurultusundan duramayız, para bizi bozar deriz ama bakkala hep tüm para veririz, para kirlidir deriz ama çöplüktekilerin yüzüne bakmayız. Kısacası para bizi bozar, yeter ki gönlümüz zengin olsun, para kirlidir; ama köşeyi dönmek güzeldir ve zengin olmak için çaba yetersiz konuşmak ise yeterlidir.

                                                     Adnan KÖROĞLU

19 Aralık 2011 Pazartesi

GÜÇLÜ OLANIN SIRRI

            Doğada bulunan bütün kuvvetler, dört temel kuvvetten oluşur, aslında. Kütle çekim kuvveti, elektromagnetik kuvvet, zayıf çekirdek kuvveti ve güçlü çekirdek kuvveti. Temel kuvvetlerin varlığı için bir yorum yok ama evren bu güçler sayesinde bizim için yaşanabilir kılınmıştır. çünkü tüm evreni tutan, yani düzeni tutan kuvvetlerdir, bunlar. Bizim uygulayabileceğimiz en büyük kuvvet zayıf çekirdek kuvvetidir. Mesela atomu arasındaki van  der waals bağlarının koparılarak cismin şekil değiştirmesi gibi. Kuvvetler enerji gibi birbirlerine dönüşemezler. Zayıf çekirdek kuvveti, güçlü çekirdek kuvvetine dönüşemez. O gücün bir sınırı vardır ve daha ileriye gidemez. Yani kendilerini en güçlü hissedenler, güçlü çekirdek kuvvetinin daha güçlü olduğunu bilmezler.
         
           Güçlü çekirdek kuvveti, en güçlü ve en karmaşık kuvvettir. Çekirdekte meydana gelen bu dev güç, parçacık etkileşiminden doğar. Mesela çekirdeğe yaklaştıkça kuvvetler büyür, tıpkı yer çekimi gibi. İşte çekirdeğin içinde bulunan parçacıkların etkileşimi de en büyük olur. Füzyon ve fisyon bunlara örnek fakat big bang teoreminde ortaya çıkan enerji, bu güçlü çekirdek kuvvetinden kat kat daha güçlüdür. Zaten big bangın teorem kalmasının temel nedeni budur. Bu yüzden deneyler yapılır. Enerji güçtür ve bu güç eğer elde edilirse en güçlü odur. Herkes bu gücü elde etmek ister.

           Atom çekirdeğinin kararsız olmasından sorumlu olan zayıf çekirdek kuvvetidir. Bunun anlamı, doğadaki maddelerin bu kadar çeşitli olmasının sebebi olan bileşiklerin oluşumu. Bu tabi zayıf kuvvetin zayıf değil de ne kadar güçlü olduğunu kanıtlıyor. Örneğin bir kağıdı yırtmak ne kadar kolaydır ama oksijen ve hidrojenden su elde etmek ise zordur. Oysa ikisi de zayıf çekirdek kuvvetinin eseri. Zayıf çekirdek kuvvetine göre kuvvet her parçacığı evrensel bir şekilde etki eder ve şiddeti her parçacık için aynıdır. Kuvvetin menzili çok kısa ve güçlü çekirdek kuvvetine göre kat kat daha zayıftır. Çekirdek içerisinde bir arada tutucu güce karşı çıkarak, bazı nükleer parçalanmalara izin verir.

           Günümüzde zayıf çekirdek kuvvetiyle gücü aynı olması ispatlanmış kuvvet elektromagnetik kuvvettir. Bu yüzden günümüzde dört temel kuvvet değil üç temel kuvvetten söz edilir. Elektromagnetik kuvvet, elektrik ve manyetik kuvvetlerin bileşkesidir. Elektrik yüklü parçacıklar arasında oluşan bu kuvvet sınırsız menzillidir. Bu yüzden manyetik alanın yıldızlar arası etkisi vardır. Ancak kütle çekim kuvvetinden çok daha kuvvetlidir. Bu yüzden günlük hayatta pek çok yerde kullanırız. Mesela sürtünme olayı elektromanyetiktir. Elektrik yükü üzerine evrensel bir şekilde etki eder. Oysa kütlesi sıfıra yakın bir değerdir elektrik yükünü sağlayan parçacığın. Bu kadar küçük bir parçacığın bu kadar gücü olması ilginçtir. Elektronları atomun yörüngesinde tutan bu kuvvettir.

           Son olarak gücü diğer kuvvetlere göre oldukça zayıf olan kütle çekim kuvvetidir. Ancak uzun menzilde diğerlerine oranla ön plana çıkar. Genelde fiziksel olayların sebebidir. Klasik Mekaniğinde kullanılan kuvvettir. Kütle çekim kuvveti yüklü yüksüz tüm parçacıklara etki eder. Bu durum onu elektromanyetik kuvvete karşı üstün getirebilir ve kütlü çekim kuvveti emilmez, yani kalıcıdır. Bir cismin ağırlığı ona etki eden kütle çekim kuvvetidir. Bir cismi hareket ettirebilmek için bu kuvvet uygulanmalıdır, yani insanların uyguladığı kuvvet ve bu kuvvet yerin merkezine olan uzaklığına bağlıdır.

           Güçlü olanı, sadece doğanın belirleyeceği bu savaşlarda bizim sadece toz parçacığı kadar gücümüz vardır. Bu yüzden güçlünün kimin olacağına karar vermek ve bunun için savaşmak çok saçmadır. Çünkü güçlüyü belirlemek için savaşılmaz, gücü elde etmek için savaşılır.
                                                                                                      Adnan KÖROĞLU